Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Petrolün Gölgesinde Demokrasi

Dr. Öğretim Üyesi Hüseyin DURSUN Washington’ın Irak ve Afganistan Bilançosu

Dr. Öğretim Üyesi

Hüseyin DURSUN

Washington’ın Irak ve Afganistan Bilançosu
Petrolün Gölgesinde Demokrasi
Washington’ın Irak ve Afganistan bilançosu
2003’te Bağdat’a bombalar yağarken Washington’ın dili nett i: Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları vardı. Dünya tehdit altındaydı. Irak’a müdahale edilmeliydi.
Bugün o cümlenin ortasında koca bir boşluk duruyor:
Silahlar nerede?
Nükleer silahlar nerede?
Biyolojik cephanelikler nerede?
Savaşın gerekçesi olarak anlatılan o büyük tehdit nerede?
Bulunamadı.
Ama bir ülke bulundu: Irak.
İşgal edildi. Devlet düzeni çöktü. Güvenlik mimarisi parçalandı. Mezhep çatışmaları derinleşti. El Kaide’nin Irak kolu güç kazandı. Yıllar sonra IŞİD ortaya çıktı. Ve Amerika, Saddam’ı devirmek için girdiği Irak’a bu kez IŞİD’le savaşmak için yeniden asker gönderdi.
Tarihin ironisi bazen roman yazarlarını bile utandırır.
Önce yangına benzin döktüler, sonra yangın söndürme ekibi olarak geri geldiler.
Bir istihbarat hatası mı, yoksa siyasetin istihbaratı kullanması mı?
Irak dosyasını yalnızca “Amerikan istihbaratı yanıldı” cümlesiyle kapatmak, meselenin en kritik tarafını görmezden gelmektir.
Çünkü istihbarat zaten kesinlik üreten bir bilim değildir.
İstihbarat; eksik bilgi, ihtimal, kaynak güvenilirliği, analiz ve belirsizlik üzerinden çalışır.
Asıl mesele şudur:
Belirsizlikler nasıl oldu da savaş ilanının kesin gerekçelerine dönüştü?
ABD’nin savaş sonrası değerlendirmeleri Irak’ın savaş öncesinde yeniden nükleer silah programı geliştirmediğini ortaya koydu. Savaş öncesi bazı kritik istihbarat değerlendirmeleri ise ciddi biçimde hatalı çıktı.
Başka bir ifadeyle:
Savaşın gerekçesi olarak sunulan tablo ile savaş sonrasında ortaya çıkan tablo birbirini tutmadı.
Fakat bombalar çoktan atılmıştı.
Tanklar çoktan Bağdat’a girmişti.
Devlet çoktan yıkılmıştı.
Tarih çoktan yazılmıştı.
İşte emperyal güç ilişkilerinin en tehlikeli tarafı burada ortaya çıkar:
Güç sahibi olan, yanıldığında bile yanılmasının bedelini çoğu zaman kendisi ödemez.
Washington’daki bir istihbarat analistinin hatası Bağdat’ta bir ailenin hayatına mal olabilir.
Bir devlet adamının yanlış hesabı, başka bir ülkenin milyonlarca insanını yerinden edebilir.
Bir Washington kararının sonucu, Felluce’de, Musul’da, Bağdat’ta yaşanabilir.
Gücün coğrafyası ile bedelin coğrafyası birbirinden ayrılır.
Emperyalizmin en modern yüzü
Emperyalizm artık her zaman sömürge valisi göndermez.
Bazen tank gönderir.
Bazen kredi verir.
Bazen yaptırım uygular.
Bazen “demokrasi” der.
Bazen “insan hakları” der.
Bazen “terörle mücadele” der.
Bazen “uluslararası güvenlik” der.
Kelimeler değişebilir.
Fakat temel soru değişmez:
Kim karar veriyor ve kararın bedelini kim ödüyor?
Irak örneğinde Amerika, başka bir ülkenin rejimini askerî güç kullanarak değiştirdi.
Bu, klasik anlamda bir sömürge yönetimi değildi.
Ama egemenlik kavramını ciddi biçimde zorlayan bir müdahaleydi.
Çünkü egemenlik, yalnızca bir ülkenin bayrağının bulunması değildir.
Bir toplumun kendi siyasal geleceğini belirleyebilme hakkıdır.
Washington, Bağdat’ın siyasal geleceğine askerî güçle müdahale ettiğinde mesele artık yalnızca Saddam Hüseyin değildi.
Mesele şuydu:
Bir devlet, başka bir devletin rejimini değiştirme hakkını kendisinde görürse, uluslararası hukukta hangi sınır kalır?
Bu soru yalnızca Amerika için değil, bütün büyük güçler için sorulmalıdır.
Çünkü emperyalizmin eleştirisi Amerika karşıtlığına indirgenirse bilimsel olmaktan çıkar.
Asıl mesele gücün hukuk karşısındaki sınırıdır.
Afganistan: Yirmi yılın sonunda bir havaalanı pistine sıkışan proje
Afganistan daha da çarpıcıdır.
2001’de başlayan savaşın ilk hedefi El Kaide ve Taliban yönetimiydi.
Fakat zamanla hedef büyüdü.
Devlet inşa edilecekti.
Demokrasi kurulacaktı.
Güvenlik güçleri eğitilecekti.
Ekonomi geliştirilecekti.
Kadınların hakları güçlendirilecekti.
Modern bir Afganistan yaratılacaktı.
Yirmi yıl sonra Amerikan askerleri çekildi.
Ve dünya televizyonlarında gördüğü görüntüyü unutmadı:
Kabil Havalimanı’na akın eden insanlar.
Uçaklara tutunmaya çalışan insanlar.
Amerikan uçağının tekerleklerinden düşen insanlar.
Ve birkaç hafta içinde çöken bir devlet düzeni.
Burada mesele Taliban’ın niteliği hakkında bir tartışma yürütmekten ibaret değildir.
Asıl mesele şudur:
Yirmi yıl boyunca dünyanın en büyük askerî gücünün desteklediği bir devlet neden o askerî güç çekildiğinde bu kadar hızlı çöktü?
Amerikan hükümeti Afganistan’a devlet inşası için yüz milyarlarca dolar harcadı.
SIGAR’ın değerlendirmeleri, bu devasa harcamalara rağmen Afgan güvenlik kurumlarının ve devlet kapasitesinin dış desteğe aşırı bağımlı kaldığını ortaya koydu.
Bu yalnızca Afganistan’ın başarısızlığı değildir.
Aynı zamanda müdahaleci devlet inşası modelinin sınırlarının da bir göstergesidir.
Çünkü devlet ithal edilemez.
Demokrasi ihraç edilemez.
Meşruiyet satın alınamaz.
Toplumsal güven havadan indirilemez.
Bir ülkenin kurumlarını kurmak, yalnızca bina yapmak ve maaş ödemek değildir.
Kurumların toplum tarafından sahiplenilmesi gerekir.
Washington’ın asıl yanılgısı
Belki de Washington’ın Irak ve Afganistan’daki en büyük yanılgısı askerî gücün siyasî güce eşdeğer olduğunu düşünmesiydi.
Oysa bir ülkeyi bombalamakla bir ülkeyi yönetmek aynı şey değildir.
Bir rejimi devirmekle yeni bir siyasal düzen kurmak aynı şey değildir.
Bir orduyu yenmekle toplumu dönüştürmek aynı şey değildir.
Bir seçim sandığı kurmakla demokrasi yaratmak aynı şey değildir.
F-35’in girebildiği her yere demokrasi giremez.
Çünkü siyaset mühendislik projesi değildir.
Toplumların tarihi vardır.
Aşiretleri vardır.
Mezhepleri vardır.
Sınıfları vardır.
Hafızaları vardır.
Dış müdahalelere karşı birikmiş tepkileri vardır.
Ve bütün bunlar, Pentagon’un savaş planına sığmaz.
Peki petrol?
Irak konuşulurken petrol kelimesini hiç konuşmamak da başka bir kolaycılıktır.
Irak dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahipti.
Bu tek başına “Amerika Irak’a petrol için girdi” tezini kanıtlamaz.
Bu konuda daha dikkatli olmak gerekir.
Fakat aynı şekilde petrolün jeopolitik önemini savaş analizinin dışında bırakmak da mümkün değildir.
Irak’ın petrol kaynakları, Körfez’in stratejik konumu, enerji piyasaları ve bölgesel güç dengeleri, 2003 savaşının jeopolitik bağlamının parçalarıdır.
Bilimsel yaklaşım sloganı değil, mekanizmayı sorar:
Petrol savaşın tek nedeni miydi?
Bunu tek başına kanıtlamak kolay değildir.
Ama petrol ve enerji güvenliği savaşın jeopolitik hesabında hiç yokmuş gibi davranmak da tarihsel gerçekliği eksiltir.
İşte ciddi eleştiri burada başlar.
Ne “her şey petroldü” kolaycılığına düşmek gerekir ne de petrolün stratejik önemini görünmez kılmak.
Asıl fatura kime çıktı?
Washington savaşın parasını hesapladı.
Pentagon askerî kayıplarını hesapladı.
Ekonomistler savaş maliyetlerini hesapladı.
Ama Iraklı ve Afganların ödediği faturanın tamamını hiçbir bilanço tablosu taşıyamaz.
Çünkü savaş yalnızca bütçe değildir.
Bir çocuk babasını kaybettiğinde bu ekonomik tabloda bir satır değildir.
Bir aile ülkesini terk ettiğinde bu yalnızca göç istatistiği değildir.
Bir şehir altyapısını kaybettiğinde bunun bedeli yalnızca yeniden inşa faturası değildir.
Savaşın görünmeyen maliyeti kuşaklar boyunca taşınabilir.
İşte emperyal gücün en büyük avantajı da burada ortaya çıkar:
Kararı merkez verir, bedeli çevre öder.
Washington’da verilen bir kararın yankısı Bağdat’ta duyulur.
Kabil’de yaşanır.
Musul’da büyür.
Felluce’de toprağa gömülür.
23 yıl sonra geriye ne kaldı?
Bugün ABD’nin Irak’taki askerî misyonu sona ererken tarihin önüne devasa bir muhasebe defteri konuluyor.
Saddam yok.
Ama kitle imha silahları da bulunmadı.
Amerikan askerleri çekildi.
Ama Irak’ın yaşadığı yıkımın toplumsal ve siyasî sonuçları ortadan kalkmadı.
Afganistan’da Taliban devrildi.
Yirmi yıl sonra yeniden Kabil’e girdi.
Trilyonlarca dolar harcandı.
Ama devletin dış desteğe bağımlılığı çözülemedi.
Demokrasi adına savaş açıldı.
Fakat demokrasinin sürdürülebilirliği askerî güçle garanti edilemedi.
Buradan çıkarılması gereken sonuç “Amerika her zaman kötüdür” gibi basit bir slogan değildir.
Tarih bu kadar basit değildir.
Daha rahatsız edici bir soru sormalıyız:
Dünyanın en güçlü devletlerinden biri, kendi güvenlik ve siyaset anlayışını başka toplumların geleceğini belirleyecek ölçüde kullanma hakkını nereden alıyor?
Ve daha önemlisi:
Bu güç yanlış kullanıldığında kim hesap soracak?
Irak’ın hesabı budur.
Afganistan’ın hesabı budur.
Ve emperyalizmin modern biçimlerinin hesabı da tam burada başlar.
Çünkü emperyalizm yalnızca bir ülkenin başka bir ülkeyi işgal etmesi değildir.
Bazen bir devletin, kendi çıkarlarını “evrensel güvenlik” diye adlandıracak kadar güçlü olmasıdır.
Bazen kendi müdahalesini “demokrasi” diye sunabilmesidir.
Bazen savaşın gerekçesini üreten merkez ile savaşın bedelini ödeyen toplum arasındaki uçurumdur.
Ve bazen de en ağır paradoks şudur:
Silahları bulmak için girilen ülkeden, silahları bulamadan çıkılır; fakat geride silahlardan çok daha ağır bir miras bırakılır.
Irak’tan askerler çekilir.
Afganistan’dan askerler çekilir.
Üsler boşalır.
Bayraklar iner.
Washington’da dosyalar kapanır.
Ama Bağdat’ta, Kabil’de ve savaşın vurduğu bütün şehirlerde tarih başka türlü çalışır.
Çünkü imparatorluklar savaşın bittiği gün çekilebilir; fakat savaşın sonuçları, çekildikleri gün bitmez.