
ÖĞRETİM ÜYESİ HÜSEYİN DURSUN
Türkiye ne zaman bölgesel prangalarını kırmaya, iç barışını tahkim etmeye ve “Terörsüz Türkiye” hedefiyle toplumsal istikrarını yeniden kurmaya yaklaşsa, ekonomik ve siyasi fay hatlarımızı harekete geçirebilecek yeni bir baskı dalgasıyla karşılaşma ihtimali üzerinde düşünmek zorundayız.
Bu şüpheyi taşımak tek başına bir vehim değildir. Türkiye; jeopolitik konumu, savunma sanayiindeki yükselişi, enerji ve ulaştırma hatları üzerindeki konumu, bölgesel nüfuzu ve Filistin meselesindeki politikaları sebebiyle uluslararası güç mücadelelerinin tam merkezinde bulunan bir ülkedir. Dolayısıyla Türkiye’nin attığı her stratejik adımı yalnızca iç dinamiklerle açıklamak ne kadar eksikse, yaşanan her ekonomik sarsıntıyı hiçbir araştırma yapmadan “dış güçlerin oyunu” diye nitelemek de o kadar yanlıştır.
İlmî ve devlet aklına yakışan yöntem bellidir: Önce veri, sonra delil, ardından hüküm.
Fakat delil bulunma ihtimalini araştırmaktan korkmak da bir devlet aklı değildir.
Bugün önümüzde duran fon hadisesine tam da bu çerçeveden bakmak zorundayız.
BU SADECE BİR FON KRİZİ Mİ?
Sermaye Piyasası Kurulu’nun 17 Eylül 2026 tarihinde aldığı kararlarla yedi portföy yönetim şirketinin kurucusu olduğu 131 yatırım fonunun tasfiye sürecine girmesi, meselenin sıradan bir piyasa dalgalanması olmadığını gösteriyor. Yaklaşık 500 bin yatırımcıyı ve yaklaşık 20 milyar dolarlık varlığı ilgilendiren bir tablodan söz ediliyor.
Soruşturma kapsamında 26 hissedeki işlemlere ilişkin manipülasyon şüpheleri, olağandışı kazançlar, para transferleri ve yurt dışı bağlantıları araştırılıyor. Şüpheli sayısının 217’ye, tutuklu sayısının ise 85’e ulaştığı bildirildi.
Artık soruyu değiştirmek zorundayız: Bu yalnızca organize bir finansal suç vakası mıdır?
Yoksa; Türkiye’nin ekonomik güvenini, yatırımcı psikolojisini ve siyasi istikrarını aynı anda etkileyebilecek daha geniş bir organizasyon ihtimali var mıdır?
Bu soruya bugün peşinen “evet” demek de “hayır” demek de doğru değildir.
Fakat bu soruyu sormamak, çok daha büyük bir hata olur.
EMPERYALİZMİN CEPHELERİ DEĞİŞİYOR
Emperyalizm artık her zaman savaş gemileriyle gelmiyor. Bazen sermaye hareketleriyle geliyor. Bazen yaptırımlarla. Bazen finansal baskıyla. Bazen algı operasyonlarıyla. Bazen ekonomik kırılganlıkların sistematik biçimde kullanılmasıyla.
Bazen de içerideki ekonomik ve siyasi fay hatlarının dışarıdan beslenmesiyle. Modern ekonomik savaşın en tehlikeli tarafı budur:
Saldırının başladığını anlamak için çoğu zaman duman görmeniz gerekmez.
Bir ülkenin para birimine olan güveni sarsabilirsiniz. Sermaye piyasasında panik oluşturabilirsiniz. Yatırımcıların risk algısını bozabilirsiniz. Sermaye çıkışını hızlandırabilirsiniz. Şirketlerin finansman maliyetlerini artırabilirsiniz.
Toplumda “ekonomi yeniden kontrolden çıkıyor” algısı oluşturabilirsiniz.
Ve bütün bunları yaparken tek bir asker bile sınırdan geçirmeyebilirsiniz. Bu nedenle ekonomik güvenlik, artık klasik maliye ve para politikalarının çok ötesinde bir millî güvenlik meselesidir.
SİYONİST-EMPERYALİST İTTİFAK İHTİMALİ NEDEN ARAŞTIRILMALI?
Türkiye’nin özellikle Filistin meselesindeki tutumu, İsrail’in Gazze’deki politikalarına yönelik sert eleştirileri, savunma sanayiindeki bağımsızlaşma çabaları ve bölgesel etkinliğinin artması, Türkiye’yi bazı uluslararası güç merkezleriyle ciddi görüş ayrılıklarının bulunduğu bir ülke hâline getirmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı ekonomik ve siyasi gelişmeleri uluslararası güç mücadelelerinden tamamen kopuk değerlendirmek gerçekçi değildir.
Fakat bununla birlikte şu soruların sorulması son derece meşrudur:
Yurt dışı para transferleri kimlere yapıldı?
Hangi finans merkezleriyle bağlantılar kuruldu?
Krizden önce kimler pozisyon aldı?
Krizden kimler kazanç sağladı?
Kripto varlıklar üzerinden hangi transferler gerçekleştirildi?
Paravan şirketler kullanıldı mı?
Fon yöneticileri ile uluslararası sermaye ağları arasında bağlantılar var mı?
Türkiye’nin ekonomik istikrarının bozulmasından doğrudan veya dolaylı olarak kimler fayda sağlayabilir?
Ve daha önemlisi: Bu para trafiğinin uluslararası jeopolitik bağlantıları var mı?
İşte bu soruların cevabı bulunmalıdır. Varsa, kimseye bakılmaksızın ortaya çıkarılmalıdır. Çünkü hakikat, siyasi aidiyetlere göre değişmez.
FAKAT ASIL SORU: İÇERİDEKİ KAPIYI KİM AÇTI?
Tarihin acı fakat değişmez gerçeklerinden biri şudur:
Dışarıdan gelen baskı, içeride zemin bulduğu ölçüde etkili olur.
Bu nedenle yalnızca “emperyalistler” diyerek meseleyi açıklamak kolaycılıktır.
Aynı şekilde yalnızca birkaç finans yöneticisini suçlayıp sistemdeki denetim açıklarını görmezden gelmek de gerçekçi değildir.
Eğer riskler aylar öncesinden görülmüşse:
Neden daha erken müdahale edilmedi?
Hangi denetim mekanizmaları çalışmadı?
Kimler uyarıldı?
Kimler görmezden geldi?
Fonların büyümesine hangi mevzuat ve gözetim mekanizmaları izin verdi?
Olağan dışı işlemler neden daha erken durdurulmadı?
Bunlar cevaplanmadan dosya kapanmış sayılmamalıdır.
Çünkü dışarıdaki bir güç ancak içeride bir açık bulduğunda etkisini artırabilir.
Kim dışarıdan talimat aldı?
Kim aracılık etti?
Kim bilgi taşıdı?
Kim finansal kolaylık sağladı?
Kim olağan dışı kazanç elde etti?
Kim krizden önce pozisyon aldı?
Kim krizden sonra parasını dışarı çıkardı?
Bunların her biri soruşturulmalıdır.
İhanetin yerlisi-yabancısı olmaz.
Maşa varsa, deliliyle ortaya çıkarılmalıdır.
17-25 ARALIK’IN DERSİ UNUTULMAMALI
Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde 17-25 Aralık 2013 önemli bir kırılma noktasıdır.
Devletin resmî değerlendirmesinde bu süreç, FETÖ yapılanmasının yargı ve emniyet içerisindeki unsurları üzerinden hükümete karşı yürüttüğü operasyon olarak ele alınmıştır. Buradan çıkarılacak ders şudur: Devlet içindeki kurumsal yapıların, hukuk ve güvenlik mekanizmalarının, siyasi ve ekonomik süreçlerin birbirinden tamamen bağımsız olduğunu varsaymak saflık olur.
Operasyonların araçları değişebilir. Dün yargı ve emniyet öne çıkabilir. Bugün finansal piyasalar gündeme gelebilir. Yarın başka bir alan kullanılabilir. Devlet aklı, kullanılan aracın değişmesiyle uyanıklığını kaybetmemelidir.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE’NİN EKONOMİSİ DE GÜVENLİ OLMALIDIR
Bugün Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat bulunmaktadır.
Yıllarca terör nedeniyle ağır bedeller ödeyen Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yeniden üretim, yatırım, ticaret ve kardeşlik ekseninde güçlenmesi…
Silahların susması…
Gençlerin terör yerine geleceğe yönelmesi…
Kardeşliğin güçlenmesi…
Bölgenin Türkiye’nin ekonomik yükselişine daha güçlü biçimde katılması…
Bütün bunlar Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarını güçlendirecek gelişmelerdir.
Tam da böyle bir dönemde ekonomik güvenin sarsılması, ayrıca dikkatle incelenmelidir. Çünkü terörün bir amacı da toplumsal ve ekonomik düzeni zayıflatmaktır. Silah sustuğunda başka araçların devreye girmesine izin verilmemelidir.
Terörsüz Türkiye’nin yanında ekonomik saldırılara karşı dirençli Türkiye de inşa edilmelidir.
TÜRKİYE’NİN EKONOMİK İSTİHBARATI GÜÇLENMELİDİR
Artık ekonomik güvenliği yalnızca faiz, kur, enflasyon ve bütçe dengesi üzerinden değerlendiremeyiz.
Türkiye’nin güçlü bir ekonomik istihbarat kapasitesine ihtiyacı vardır.
Para nereden geliyor?
Nereye gidiyor?
Hangi şirketler birbirine bağlı?
Gerçek faydalanıcı kim?
Hangi hesaplar olağan dışı hareket ediyor?
Hangi fonlar olağan dışı risk taşıyor?
Hangi sermaye hareketleri kriz öncesinde hızlanıyor?
Hangi uluslararası bağlantılar kritik eşiklerde ortaya çıkıyor?
Bunların tamamı eş zamanlı okunabilmelidir.
Çünkü günümüz dünyasında ekonomik savaşın silahları görünmezdir.
Bazen bir algoritma, bir tanktan daha fazla ekonomik hasar verebilir.
Bazen bir sermaye hareketi, bir siyasi kriz kadar etkili olabilir.
Bazen piyasadaki güven kaybı, bir ülkenin ekonomik savunma hattında açılan gedik hâline gelebilir.
SON SÖZ: KİM DÜĞMEYE BASTI?
Türkiye’nin bugün sorması gereken soru sadece:
“Kim para kazandı?” değildir.
Asıl soru şudur: “Kim düğmeye bastı?”
Fakat bunun hemen arkasından ikinci soru gelmelidir:
“İçeride o düğmeye basılmasını kim mümkün hâle getirdi?”
Üçüncü soru: “Para nereye gitti?”
Dördüncü soru: “Kimler krizden önce pozisyon aldı?”
Beşinci soru: “Uluslararası bağlantılar nerede?”
Altıncı soru: “Türkiye’nin hangi kurumsal zafiyetleri bu yapının büyümesine izin verdi?” İşte gerçek soruşturma budur.
Ne küresel güç mücadelelerini inkâr edecek kadar saf olalım…
Ne de kendi bünyemizdeki zaafları göremeyecek kadar kör…
Ne dışarıdaki eli görmezden gelelim…
Ne içerideki eli saklayalım…
Çünkü Türkiye’nin gerçek düşmanlarıyla mücadele edebilmesinin ilk şartı, hakikati kuruntudan ayırabilmesidir.
Bugün mesele yalnızca 131 fon değildir.
Mesele yalnızca 500 bin yatırımcı değildir.
Mesele yalnızca milyarlarca dolarlık varlık değildir.
Mesele Türkiye’nin ekonomik güvenliğidir.
Mesele ekonomik egemenliğidir.
Mesele millî iradenin ekonomik zemininin korunmasıdır.
Ve eğer gerçekten dışarıdan kurulmuş bir oyun varsa, o oyunun içerideki bütün bağlantılarıyla birlikte ortaya çıkarılması gerekir.
Çünkü Türkiye’nin düşmanlarını yenmesinin yolu, onları olduğundan büyük göstermekten değil; kim olduklarını, nasıl hareket ettiklerini, hangi kanalları kullandıklarını ve içeride kimlerle temas ettiklerini somut delillerle ortaya koymaktan geçer.
Devletin görevi bellidir:
Paranın izini sürmek.
Bağlantıları çözmek.
Denetim zaaflarını gidermek.
Suçluyu ayırmak.
Masumu korumak.
Varsa dış bağlantıyı ortaya çıkarmak.
Varsa içerideki aracıyı tespit etmek.
Ve bütün bunları hukuk içinde yapmak.
Çünkü ekonomik bağımsızlığını koruyamayan bir ülkenin siyasi bağımsızlığı da sürekli tehdit altındadır. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı korku değil; uyanıklık, hukuk, denetim, şeffaflık ve ekonomik egemenlik bilincidir.
Ve KİM DÜĞMEYE BASTI? KİMİN ELİ VAR? PARA NEREYE GİTTİ? İÇERİDEKİ KAPIYI Kİ AÇTI?
Bu soruların cevabı bulunmadan Türkiye’nin ekonomik güvenliği konusunda hiçbir dosya kapanmış sayılmamalıdır.
