Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

“TÜRKİYE VE YENİDÜNYA NİZAMI”

“TÜRKİYE BÜYÜK BİR TARİH ÖZNESİDİR.” Bu cümle, sıradan bir siyasi

“TÜRKİYE BÜYÜK BİR TARİH ÖZNESİDİR.”

Bu cümle, sıradan bir siyasi iddia değil; asırlar boyunca kanla, imanla, irfanla ve adalet arayışıyla yoğrulmuş bir hakikatin veciz ifadesidir. Çünkü bazı milletler vardır ki tarihi yaşar; bazıları ise tarihi yazar. Türkiye, tarihi yazan, hatta çoğu zaman bizzat tarihin kendisine dönüşen bir medeniyet damarıdır. Bu damar, Malazgirt’te açılmış, İstanbul’un fethinde kemale ermiş, cihanın dört bir yanında mazlumların duasıyla beslenmiş ve bugün hâlâ canlılığını koruyan bir ruhun taşıyıcısı olmuştur.

Bugün insanlığın önüne konulan küresel tabloya bakıldığında, şu hükmün ağırlığı daha iyi anlaşılmaktadır: “BATI MEDENİYETİNİN İNSANLIĞA VERECEK KAN VE GÖZYAŞINDAN BAŞKA BİR ŞEYİ KALMAMIŞTIR.” Bu ifade, bir öfkenin değil; yaşanan tarihsel tecrübenin özetidir. Zira modern dünya düzeni, adalet söylemiyle ortaya çıkmış; fakat güç merkezli bir tahakküm sistemine dönüşmüştür. Hukuk, güçlü olanın lehine eğilip bükülen bir araç hâline gelirken, insan hakları kavramı çoğu zaman seçici bir vicdanın maskesi olmuştur. “HUKUKLARI, BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİ, İNSAN HAKLARI İFLAS ETMİŞTİR.” ifadesi, işte bu çöküşün çarpıcı bir teşhisidir.

Dünya, bugün yalnızca siyasi krizlerle değil; aynı zamanda bir ahlak ve anlam kriziyle karşı karşıyadır. Adaletin yerini çıkar, merhametin yerini güç, hakkın yerini propaganda almıştır. “DÜNYA SİYONİST KATİLLERİN ELİNE BIRAKILMIŞTIR.” şeklindeki haykırış, yalnızca bir coğrafyaya değil; küresel vicdanın susturulmasına yöneltilmiş bir itirazdır. Çünkü bugün dünyanın birçok yerinde yaşanan trajediler, yalnızca silahların değil; sessizliğin de öldürücü olduğunu göstermektedir. Bu sessizlik, insanlığın ortak suçuna dönüşmekte; zulüm karşısında tarafsız kalmanın aslında zalimin yanında durmak anlamına geldiğini açıkça ortaya koymaktadır.

İşte tam da bu noktada tarih yeniden bir özne aramaktadır. Ve bu özne, tesadüfî bir güç değil; köklü bir medeniyet idrakine sahip bir irade olmak zorundadır. “İŞTE TAM DA BU NOKTADA ARTIK ACİLEN YENİ BİR DÜNYA NİZAMINA İHTİYAÇ VAR.” Bu ihtiyaç, romantik bir ideal değil; kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü mevcut düzen, kendi krizlerini çözme kabiliyetini yitirmiştir. Yeni bir dünya nizamı, ancak adalet merkezli, insan onurunu esas alan ve güç yerine hakkı önceleyen bir anlayışla kurulabilir.

Ve burada tarih sahnesine yeniden Türkiye çıkmaktadır. “ONU DA TARİHTEN ALDIĞI SORUMLULUKLA KURACAK… YEGÂNE GÜÇ ALLAH’IN İZNİYLE TÜRKİYE’DİR.” Bu iddia, hamasi bir söylem olarak değil; tarihsel sürekliliğin bir sonucu olarak okunmalıdır. Çünkü Türkiye, yalnızca bir devlet değil; bir medeniyet hafızasıdır. Bu hafıza, zulme karşı direnişi, mazluma kol kanat germeyi ve adaleti her şartta üstün tutmayı öğretmiştir. Osmanlı’nın farklı din, dil ve ırklara adaletle hükmeden yapısı, bu anlayışın tarihsel bir örneğidir.

Türkiye’nin önünde bugün büyük bir imtihan vardır. Bu imtihan, sadece ekonomik ya da askeri güçle ilgili değildir; asıl mesele, ahlaki ve medeniyet temelli bir duruş sergileyebilme meselesidir. Türkiye ya mevcut küresel sistemin bir parçası olarak kalacak ya da kendi tarihsel misyonunu kuşanarak yeni bir medeniyet tasavvurunun öncüsü olacaktır. Bu ikinci yol, ağır bir sorumluluk gerektirir; fakat aynı zamanda insanlık için gerçek bir umut taşır.

“Türkiye tarihin bizzat kendisi ve öznesidir ve öyle olmak zorundadır.” Çünkü bu zorunluluk, bir iddiadan değil; bir emanetten doğmaktadır. Bu emanet, geçmişten bugüne taşınan adalet fikridir. Bugün Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Afrika’nın yoksul coğrafyalarında yükselen feryatlar, aslında bu emaneti hatırlatmaktadır. Türkiye’nin bu çağrıya kayıtsız kalması, kendi tarihine yabancılaşması anlamına gelir. Oysa bu milletin ruh kökleri, her zaman mazlumdan yana olmayı, zalime karşı durmayı emretmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye’nin yükselişi sadece bir ulusun yükselişi değildir; bu, insanlığın yeniden adaletle tanışma ihtimalidir. Eğer Türkiye, tarihinden aldığı bu büyük sorumluluğu hakkıyla taşıyabilirse, yeni bir dünya nizamı sadece bir hayal olmaktan çıkacak; somut bir hakikate dönüşecektir. Çünkü bu milletin yürüyüşü, sıradan bir güç arayışının değil; hakikatin, adaletin ve ilahî emanetin yeryüzündeki tezahürüdür.

Unutulmamalıdır ki, tarih boşluk kabul etmez. Adaletin çekildiği her yer, zulmün karargâhına dönüşür. Ve bugün dünya, tam da böyle bir eşiğin üzerindedir. Ya yeni bir adalet ufku doğacak ya da insanlık kendi karanlığında daha da derinlere gömülecektir. İşte bu yüzden Türkiye’nin susma lüksü yoktur. Türkiye’nin geri durma hakkı yoktur. Türkiye’nin bekleme zamanı yoktur.

Bu bir tercih değil; bu bir kader meselesidir.

Bu bir politika değil; bu bir medeniyet çağrısıdır.

Bu bir iddia değil; bu bir şahitliktir.

Çünkü mazlumun duası yönünü çoktan tayin etmiştir.

Çünkü tarihin vicdanı, yeniden bir adres aramaktadır.

Çünkü insanlık, adaletin sadece kitaplarda değil, yeryüzünde yeniden ayağa kalkmasını beklemektedir.

Ve bilinmelidir ki: Eğer Türkiye bu çağrıya kulak verirse, yalnızca bir düzen değişmeyecek— Tarihin akışı değişecektir.

Eğer Türkiye bu sorumluluğu kuşanırsa, yalnızca sınırlar değil— Vicdanlar da özgürleşecektir.

Eğer Türkiye ayağa kalkarsa, sadece bir millet değil—umut ayağa kalkacaktır. Ve o gün geldiğinde, Kan ve gözyaşıyla yazılan bu çağ kapanacak,

Yerine adaletin, merhametin ve hakkın hüküm sürdüğü yeni bir çağ açılacaktır. İşte o gün, tarih bir kez daha şunu yazacaktır: Karanlığın en koyu anında bir millet ayağa kalktı…

Ve o millet, sadece kendisini değil, insanlığı da ayağa kaldırdı.

 Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Dursun

İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi

AKSAÇLILAR Yüksek İstişare Kurulu Üyesi