
1944 yılının o uğursuz Mayıs 18 sabahı, Karadeniz’in kuzeyinde asırlardır Türk-İslam medeniyetinin sancaktarlığını yapan Kırım toprakları tarihin en büyük insanlık facialarından birine şahitlik etti. O gece yalnız kapılar kırılmadı; bir milletin hafızası, yüreği, geçmişi ve geleceği parçalandı. Bahçesaray’ın taş sokaklarında, Akmescit’in sessiz mahallelerinde, Karasupazar’ın mütevazı evlerinde insanlar uykudaydı. Çocuklar analarının sıcak koynunda masum rüyalar görüyordu. Yaşlı nineler sabah namazı için uyanmaya hazırlanıyordu. Kimsenin haberi yoktu ki birkaç saat sonra bütün bir millet tarih sahnesinin en acı sürgünlerinden birine sürüklenecekti.
Joseph Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği, savaş şartlarını bahane ederek Kırım Tatar Türklerini topyekûn suçlu ilan etti. Oysa cephelerde Sovyet ordusu için savaşan binlerce Kırım Türkü vardı. Fakat totaliter rejimler hakikati değil korkuyu esas alır. Stalin’in zihnindeki korku, Türk kimliğinin ve İslam hafızasının Kırım’da yaşamaya devam etmesiydi. Çünkü Kırım yalnızca bir yarımada değildi; Osmanlı’nın Karadeniz’deki hatırası, Türk dünyasının kuzeye açılan kapısı ve asırlar boyunca ilim, kültür ve medeniyet üretmiş bir yurduydu. İşte bu nedenle sürgün kararı yalnız askeri değil, aynı zamanda etnik, kültürel ve ideolojik bir tasfiye hareketiydi.
18 Mayıs 1944 gecesi Sovyet askerleri binlerce eve aynı anda baskın yaptı. Ellerinde listeler vardı. İnsanlara yalnızca birkaç dakika süre tanındı. Kimine on dakika, kimine on beş dakika… Bir annenin tandırda pişirdiği ekmek yarım kaldı. Yeni doğmuş bebeklerin kundakları aceleyle sarıldı. Yaşlı dedeler yıllarca emek vererek yaptıkları evlerinin kapısına son kez baktı. Bazıları Kur’ân-ı Kerîm’i göğsüne bastırdı. Bazıları toprağı öperek ağladı. Çünkü insan bazen ölümü değil, vatansız kalmayı kaldıramaz.
Sürgün konvoyları köylerden istasyonlara doğru ilerlerken Kırım’ın semalarında tarifsiz bir ağıt yükseliyordu. Ağlayan kadınların sesi, çocukların korku dolu çığlıkları ve askerlerin sert emirleri birbirine karışıyordu. İnsanlar hayvan taşımacılığında kullanılan kapkaranlık tren vagonlarına dolduruldu. O vagonlarda pencere yoktu; nefes almak bile zordu. Açlık, susuzluk ve hastalık birkaç gün içinde insan bedenlerini tüketmeye başladı. Günlerce süren yolculuk boyunca insanlar kendi ölüleriyle aynı vagonda kalmak zorunda bırakıldı. Bir anne, kucağında can veren bebeğinin bedenini günlerce bırakmadı. Yaşlı bir adam, son nefesini verirken “Kırım…” diyebildi sadece. Bazı çocuklar susuzluktan dudakları parçalanarak öldü. Bazı kadınlar doğum sancısını kirli vagon köşelerinde çekti. İnsanlık, rayların üzerinde ağır ağır ölüme taşınıyordu.
Tarihçiler bugün bu sürgünü yalnızca “zorunlu göç” olarak değil, sistematik bir etnik temizlik ve toplumsal hafıza imhası olarak değerlendirmektedir. Çünkü amaç yalnız insanları yerlerinden etmek değildi; onların geçmişle olan bağlarını koparmaktı. Kırım Tatarlarının mezar taşları söküldü, camileri kapatıldı, köy isimleri değiştirildi. Türkçe tabelalar silindi. Çocukların ana dillerini konuşması engellenmeye çalışıldı. Böylece Stalin rejimi yalnız insan bedenlerini değil, kültürel hafızayı da sürgüne göndermek istiyordu. Bu durum modern totaliter rejimlerin uyguladığı “kimliksizleştirme politikalarının” en trajik örneklerinden biri olarak tarihe geçti.
Sürgün edilenlerin büyük kısmı Sibirya’nın dondurucu bölgelerine, Özbekistan steplerine ve Sovyet coğrafyasının uzak çalışma kamplarına gönderildi. Oralarda insanlar yalnız iklimle değil, aşağılanma ve yalnızlıkla da mücadele etti. Bir zamanlar Karadeniz kıyılarında yaşayan insanlar şimdi çorak topraklarda ağır işçilik yapıyordu. Açlık o kadar büyüktü ki bazı aileler bir parça ekmeği günlerce bölüşmek zorunda kaldı. Tifüs, sıtma ve verem binlerce can aldı. Çocuk mezarları sürgün yollarında sessizce çoğaldı. İnsanların çoğu ne düzgün bir mezar taşı bulabildi ne de ölülerine Fatiha okuyacak huzurlu bir toprak… Çünkü sürgün yalnız yaşayanları değil, ölüleri de vatansız bırakıyordu.
Kırım Tatar Türkleri için sürgün yalnız fiziksel bir felaket değildi; aynı zamanda ruhsal ve sosyolojik bir yıkımdı. Vatandan koparılan toplumlarda kuşaklar boyunca süren travmalar oluşur. Aidiyet duygusu parçalanır. Kimlik baskı altında kalır. Sürgünde büyüyen çocuklar, hiç görmedikleri Kırım’ı analarının gözyaşlarından tanıdı. Bahçesaray onlar için hem gerçek hem masal olmuştu. Nineler torunlarına Altın Orda’yı, Han Sarayı’nı, Karadeniz kıyılarındaki camileri anlatırken gözyaşlarını gizleyemiyordu. Çünkü hafıza bazen bir milletin elinde kalan son vatandır.
1991 yılında Sovyetler Birliği’nin Dağılması gerçekleştiğinde Kırım Tatarları için umut yeniden doğdu. On yıllar sonra insanlar anayurtlarına dönmeye başladı. Fakat geri döndüklerinde onları harap olmuş köyler, değişmiş şehirler ve işgal edilmiş evler karşıladı. Mezarlıkların çoğu yok edilmişti. Camiler ya kapatılmış ya da başka amaçlarla kullanılmıştı. Buna rağmen Kırım Türkleri yeniden ev yaptı, yeniden cami inşa etti, yeniden çocuklarına Türkçe öğretmeye başladı. Çünkü milletler bazen küllerinden doğar.
Ancak tarih acımasız döngüsünü tekrar gösterdi. 2014 yılında Rusya tarafından gerçekleştirilen Kırım’ın İlhakı, Kırım Tatarlarının hafızasında sürgünün karanlık gölgesini yeniden canlandırdı. Ev baskınları, tutuklamalar, kaybolan aktivistler ve susturulan gazeteciler, Stalin döneminin korkularını yeniden hatırlattı. Çünkü baskının şekli değişse de korkunun dili değişmemişti. Kırım yeniden büyük güçlerin hesaplaşma alanına dönüşmüş; en büyük bedeli ise yine masum insanlar ödemişti.
Bugün Kırım’ın rüzgârlarında hâlâ sürgün trenlerinin paslı kokusu dolaşmaktadır. Bahçesaray’ın minareleri hâlâ kaybolan nesillerin ağıdını fısıldamaktadır. Her 18 Mayıs geldiğinde yalnız Kırım değil; Anadolu, Türkistan ve bütün Türk dünyası sessizce hüzne bürünmektedir. Çünkü Kırım Tatarlarının acısı yalnız bir halkın değil, insanlık vicdanının ortak yarasıdır. Bu sürgün bize göstermiştir ki zulüm yalnız insanı öldürmez; şehirleri susturur, hafızaları parçalar ve medeniyetleri yetim bırakır.
Fakat bütün bu acılara rağmen Kırım Tatar Türkleri hâlâ ayaktadır. Çünkü bir milletin evi yakılabilir, mezarları dağıtılabilir, çocukları sürgüne gönderilebilir; ama imanını, hafızasını ve vatan sevgisini yok etmek mümkün değildir. Ve bugün Kırım semalarında hâlâ şu sessiz dua yankılanmaktadır:
“Bir milletin toprağı işgal edilebilir; fakat onun yüreğinde taşıdığı vatan asla…”
Dr. Öğretim. Üyesi
Hüseyin DURSUN
İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi
