
Dr. Hüseyin Dursun
İZMİR KÂTİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ
ÖĞRETİM ÜYESİ
AKSAÇLILAR Yüksem istişare Kurulu Üyesi
Dünya siyasetinde bazı gelişmeler vardır ki yalnızca bugünün diplomatik hesaplarını değil, geleceğin güç dengelerini de etkiler. İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yürütülen temaslar da bu türden tarihî bir dönemeç olarak değerlendirilmelidir. Çünkü burada mesele yalnızca iki devletin karşılıklı müzakeresi değildir; aynı zamanda küresel sistemin nasıl işlediğini, hangi aktörlerin belirleyici olduğunu ve uluslararası siyasetin hangi merkezler etrafında şekillendiğini gösteren daha geniş bir tablodur.
Bir anlaşmanın nerede yapıldığı, hangi aktörlerin masada bulunduğu ve hangi şartlar altında şekillendiği çoğu zaman metnin kendisi kadar önem taşır. Zira diplomasi yalnızca imzalanan belgelerden ibaret değildir; aynı zamanda güç ilişkilerinin, stratejik hesapların ve tarihî dengelerin yansımasıdır. Bu bakımdan Cenevre’de kurulan masa, sadece İran-Washington hattındaki bir görüşme alanı değil, çağımızın siyasi mimarisini anlamak açısından dikkatle okunması gereken bir semboldür.
Bütün bu gelişmeler, meselenin yalnızca Tahran ile Washington arasında sürdürülen temaslardan ibaret olmadığını göstermektedir. Asıl dikkat edilmesi gereken husus, ortaya çıkan tablonun günümüz uluslararası düzeninin işleyişine dair ne söylediğidir. Çünkü devletlerarasındaki görüşmeler çoğu zaman görünen gündem maddelerinden daha geniş anlamlar taşır. Bazen bir müzakerenin içeriğinden çok, hangi zeminde yürütüldüğü, kimlerin sürece yön verdiği ve hangi siyasi atmosfer içerisinde şekillendiği daha önemli sonuçlar doğurur. Bu yönüyle Cenevre’de gerçekleştirilen görüşmeler, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri değil, aynı zamanda çağımızın güç haritasını da gözler önüne sermektedir.
İsviçre’nin tarafsızlıkla özdeşleşen diplomatik ortamının tercih edilmesi, ilk bakışta teknik bir ayrıntı gibi görülebilir. Ancak bu seçim, küresel karar mekanizmalarının hangi merkezlerde yoğunlaştığını ve uluslararası meşruiyet üretme kapasitesinin hangi coğrafyalarda toplandığını da ortaya koymaktadır. Bugün dünyanın kaderini etkileyen birçok kriz, güvenlik sorunu, ekonomik anlaşmazlık ve bölgesel gerilim hâlâ belirli başkentlerde veya belirli diplomatik platformlarda ele alınmaktadır. Bu durum yalnızca coğrafi bir tercih değil, aynı zamanda uzun yıllar içerisinde oluşmuş siyasi, ekonomik ve kurumsal bir ağırlığın sonucudur.
Yönetimler değişebilir, öncelikler farklılaşabilir, bölgesel şartlar yeniden şekillenebilir. Dün vazgeçilmez görülen bazı yaklaşımlar zaman içerisinde terk edilebilir, daha önce imzalanan hükümler yeni yorumlara konu olabilir. Bundan dolayı herhangi bir uzlaşının geleceğini belirleyen temel unsur, ortaya çıkan denklemin ilgili aktörlere ne ölçüde fayda sağladığıdır.
Ortadoğu söz konusu olduğunda bu değerlendirmeye bir başka boyut daha eklenmektedir. Bölgede meydana gelen gelişmeler yalnızca görünen taraflar üzerinden okunamaz. İsrail’in güvenlik yaklaşımı, büyük güçlerin stratejik hesapları, enerji hatları, deniz geçitleri ve ekonomik çıkar alanları da sürecin ayrılmaz parçalarıdır. Bu sebeple yaşananları yalnızca ikili ilişkiler çerçevesinde değerlendirmek eksik bir bakış açısı oluşturacaktır. Çünkü günümüzde birçok diplomatik girişim, sahnede görünen aktörlerin yanı sıra görünmeyen denklemlerin etkisi altında şekillenmektedir.
Bununla birlikte ortaya çıkan tablo, İslam coğrafyasının küresel sistem içerisindeki konumuna ilişkin önemli soruları da beraberinde getirmektedir. İnsanlığın önemli bir bölümünü bünyesinde barındıran, dünyanın en zengin enerji kaynaklarının büyük kısmına sahip bulunan, Asya, Afrika ve Avrupa’nın kesişim noktasında yer alan bu geniş medeniyet havzası neden uluslararası siyasetin yön belirleyen merkezlerinden biri hâline gelememiştir? Neden küresel krizlerde çözüm üreten aktör olmaktan çok, sonuçlardan etkilenen taraf görünümü vermektedir? Neden diplomatik insiyatif çoğu zaman başka güç merkezlerinin elinde bulunmaktadır?
Bu sorular yalnızca günümüzü değil, geçmiş ile bugün arasındaki büyük dönüşümü de anlamaya yöneltmektedir. Bir dönem Bağdat ilmin merkeziydi, Kahire fikir hareketlerinin kalbiydi, Şam bölgesel siyasetin önemli duraklarından biriydi, İstanbul ise kıtalar arasında denge kuran bir iradenin sembolüydü. Bugün ise uluslararası gündemi belirleyen süreçlerin büyük bölümü farklı merkezlerde şekillenmektedir. Bu değişimin arkasında yalnızca askerî kapasite değil; bilimsel üretim, teknolojik gelişmişlik, ekonomik güç, kurumsal istikrar ve stratejik vizyon bulunmaktadır. Zira çağımızda nüfuz sahibi olmanın yolu yalnızca haklı olmaktan değil, aynı zamanda etkili araçlara sahip olmaktan geçmektedir.
Tam da bu noktada üzerinde durulması gereken temel mesele ortaya çıkmaktadır. Konu, belirli bir görüşmenin hangi şehirde yapıldığı veya hangi metnin imzalandığı değildir. Asıl mesele, Müslüman toplumların yeniden uluslararası ölçekte yön tayin eden, çözüm üreten ve gündem belirleyen bir konuma nasıl ulaşacağıdır. Eğitimden bilime, teknolojiden ekonomiye, diplomatik kapasiteden kurumsal yapılanmaya kadar geniş bir alanda güçlü bir dönüşüm gerçekleştirilmeden bu soruya verilecek cevap eksik kalacaktır.
Şurası unutulmamalıdır ki dünya siyasetinde itibar talep edilmez, inşa edilir; etki beklenmez, üretilir; ağırlık verilmez, kazanılır. Tarih boyunca hiçbir millet yalnızca başkalarının iyi niyetine güvenerek güvenliğini koruyamamış, geleceğini garanti altına alamamıştır. Kalıcı saygınlık; bilgi, üretim, stratejik öngörü, ekonomik dayanıklılık ve caydırıcılık kapasitesiyle elde edilmektedir. Bu unsurlardan yoksun toplumlar, çoğu zaman başkalarının oluşturduğu denklemlere uyum sağlamak zorunda kalırken; bunları üretebilenler uluslararası sistemin yönünü tayin eden aktörler hâline gelmektedir.
Bugün Cenevre’nin sessiz salonlarında konuşulanlar yarın başka başkentlerde farklı biçimlerde ele alınabilir. İttifaklar dönüşebilir, öncelikler değişebilir, bölgesel dengeler yeniden şekillenebilir. Ancak değişmeyecek olan gerçek şudur: Dünya siyasetinde kalıcı söz sahibi olmak isteyen milletler, önce kendi güç kaynaklarını harekete geçirmek zorundadır. Bilimde, ekonomide, savunmada, teknolojide ve diplomaside sağlam bir zemin oluşturmadan küresel ölçekte belirleyici rol üstlenmek mümkün değildir.
Sonuç olarak Cenevre’de kurulan masa, yalnızca İran ile Amerika arasındaki ilişkilerin geleceğine dair değil, aynı zamanda çağımızın siyasi mimarisine dair de önemli mesajlar vermektedir. Belki de sorulması gereken en önemli soru şudur: Müslüman ülkeler ne zamana kadar başkalarının kurduğu platformlarda kendilerine ayrılan alanlarla yetineceklerdir? Ne zaman kendi gündemlerini belirleyen, kendi çözüm mekanizmalarını oluşturan ve uluslararası gelişmelere yön verebilen bir konuma yükseleceklerdir?
Çünkü tarih göstermektedir ki büyük milletler hadiseleri uzaktan seyredenler arasından değil, onların yönünü değiştirebilenler arasından çıkar. Geleceğin dünyasında etkili olmak isteyen toplumlar için asıl hedef de budur: Başkalarının yazdığı senaryolarda rol almak değil, kendi tarihlerini, kendi ufuklarını ve kendi geleceklerini bizzat şekillendirebilmektir.
