Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

MALAZGİRT: ANADOLU’NUN BAĞRINA DİKİLEN İ’LÂ-YI KELİMETULLAH SANCAĞI

Ve o gün…

Anadolu’nun semalarında yeni bir çağın şafağı söktü.

Karanlığın yerini İslâm’ın nuru, zulmün yerini adalet, korkunun yerini umut aldı. Mazlumların üzerine yeni bir güneş doğdu.

Ve o gün…

Anadolu’nun semalarında yeni bir çağın şafağı söktü.

Karanlığın yerini

26 Ağustos…

Bu tarih, aziz milletimizin tarih sahnesinde yeniden doğrulduğu; Anadolu’nun kapılarının ardına kadar açıldığı, yalnızca bir ordunun değil, bir medeniyetin yürüyüşünün başladığı kutlu bir gündür. 26 Ağustos 1071, Malazgirt Destanı’nın yazıldığı ve Anadolu’nun bağrına İ’lâ-yı Kelimetullah sancağının dikildiği gündür.

O gün Malazgirt ovasında yalnızca iki ordu karşı karşıya gelmedi. Bir tarafta yüzyılların zulmünü ve tahakkümünü temsil eden büyük bir güç, diğer tarafta inancını, istikametini ve adalet idealini yüreğinde taşıyan bir millet vardı. Sayıca az, fakat iman bakımından kavi olan Selçuklu ordusu, Sultan Alparslan’ın öncülüğünde tarihin akışını değiştirecek bir yürüyüşe çıktı.

Sultan Alparslan’ın ordusu Malazgirt’e yalnızca toprak kazanmak için gelmemişti. Onların ufkunda bir vatan, gönüllerinde bir dava, dillerinde tekbir, kalplerinde Allah’ın rızası vardı.

Malazgirt, bir zaferden çok daha fazlasıdır. Çünkü bazı zaferler yalnızca savaş meydanlarında kazanılır; bazıları ise asırların kaderini değiştirir. Malazgirt, işte böyle bir zaferdir.

1071’den sonra Anadolu artık yalnızca bir coğrafya olmaktan çıktı. Dağlarıyla, ovalarıyla, nehirleriyle, şehirleriyle ve insanlarıyla yeni bir medeniyetin vatanı hâline geldi. Horasan’dan kopup gelen Alperen yiğitler, bu toprakları yalnızca kılıçlarıyla değil; imanları, irfanları, ahlâkları, adaletleri ve merhametleriyle yurt edindiler.

Anadolu’nun taşına toprağına yalnızca devletler kurulmadı; camiler, medreseler, tekkeler, imarethaneler, köprüler, hanlar ve kervansaraylarla bir medeniyet inşa edildi.

Bu yüzden Malazgirt’i yalnızca bir askerî başarı olarak okumak, onun ruhunu eksik anlamaktır.

Malazgirt, bir medeniyetin doğuşudur.

1071’den bugüne tam dokuz buçuk asrı aşan bir tarih geçti. Bu uzun yürüyüşte nice hükümdarlar geldi, nice devletler kuruldu, nice şehirler imar edildi. Fakat değişmeyen bir gerçek vardı:

Şehitler Tepesi hiç boş kalmadı.

Bu vatan kolay kazanılmadı.

Her karışında bir şehidin duası, bir annenin gözyaşı, bir babanın sessiz bekleyişi, bir yetimin hüznü ve nice isimsiz kahramanın kanı vardır. Malazgirt’te başlayan yürüyüş; Anadolu’nun dört bir yanında, Haçlı seferlerinde, Moğol istilalarında, İstanbul’un fethinde, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da ve daha nice cephede devam etti.

Her nesil bu mukaddes emaneti bir sonraki nesle teslim etti.

Bazen kılıçla, bazen kalemle, bazen ilimle, bazen sabırla…

Fakat daima bedel ödeyerek.

Çünkü vatan dediğimiz şey, yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değildir. Vatan; uğruna can verilen, uğruna gözyaşı dökülen, uğruna dualar edilen mukaddes bir emanettir.

Bugün Anadolu’ya baktığımızda yalnızca şehirleri, dağları ve ovaları görmeyelim.

Malazgirt’in izlerini görelim.

Sultan Alparslan’ın duasını, Anadolu’ya gelen Horasan erenlerinin nefesini, şehitlerin kanını, gazilerin izlerini ve bu toprakları bize emanet eden ecdadın sessiz çağrısını hissedelim.

Çünkü bu toprakların altında yatanlar bize yalnızca bir vatan bırakmadılar.

Bir sorumluluk bıraktılar.

Onların emaneti; adalettir, ahlâktır, ilimdir, irfandır, kardeşliktir, merhamettir ve hürriyettir.

Bugün bizlere düşen görev, Malazgirt’i sadece törenlerde hatırlamak değil; onun ruhunu hayatımızda yaşatmaktır.

İlimle yükselmek…

Ahlâkla güzelleşmek…

Adaletle hükmetmek…

Mazlumun yanında durmak…

Yetimin başını okşamak…

Vatanı sevmek…

Ve en önemlisi, bize bırakılan bu mukaddes emaneti daha güçlü, daha adil ve daha müreffeh bir şekilde gelecek nesillere teslim etmektir.

26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te açılan kapıdan nice nesiller geçti.

Bizler de bugün o kapının eşiğinde duruyoruz.

Arkamızda 955 yılı aşan şanlı bir tarih, önümüzde ise gelecek nesillere bırakacağımız büyük bir emanet var.

Şimdi tarih bize yeniden soruyor:

Malazgirt’in mirasına layık olabilecek miyiz?

Cevabımız açık olmalıdır:

Evet!

Çünkü bizler, Anadolu’yu vatan kılanların torunlarıyız.

Bizler, “Anadolu” denildiğinde yalnızca bir coğrafyayı değil; şehitlerin kanıyla yoğrulmuş mukaddes bir emaneti anlayan bir milletiz.

Bugün Malazgirt’in göklerinde yankılanan tekbirleri yeniden duyalım.

Sultan Alparslan’ı, onun aziz ordusunu ve bu vatan uğruna can veren bütün şehitlerimizi rahmet ve minnetle yâd edelim.

Onların bize bıraktığı sancağı yere düşürmeden, inanç ve istikametimizi kaybetmeden, ilim ve irfanla yürüyelim.

Ve bilmeliyiz ki:

26 Ağustos, yalnızca bir savaşın kazanıldığı tarih değildir.

26 Ağustos, Anadolu’nun kaderinin değiştiği gündür.

26 Ağustos, bir milletin yeniden dirildiği gündür.

26 Ağustos, zulmün karşısında adaletin yükseldiği gündür.

26 Ağustos, mazlumların üzerine umut güneşinin doğduğu gündür.

Ve 26 Ağustos, İ’lâ-yı Kelimetullah aşkıyla yola çıkan şanlı ecdadımızın Anadolu’nun bağrına vatan mührünü vurduğu kutlu gündür.

Malazgirt’ten Çanakkale’ye, Sakarya’dan bugüne kadar bu mukaddes vatan için toprağa düşen bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Ruhları şad, makamları âlî olsun.

Rabbim bizleri, onların emanetine sahip çıkanlardan eylesin.

Malazgirt’in ruhu daim olsun.
Anadolu’nun mayası bozulmasın.
Şehitlerin emaneti yere düşmesin.
İ’lâ-yı Kelimetullah sancağı kıyamete kadar gönüllerimizde ve ufkumuzda dalgalansın.

Dr. Hüseyin Dursun