Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

KEPİN GÖLGESİNDE BİR VİCDAN VE MEDENİYET MUHASEBES

Birazdan büyük bir heyecanla kepler havaya fırlatılacak, alkışlar yükselecek, fotoğraflar çekilecek ve bu anlar hafızalara kazınacaktır. Fakat hiç düşündünüz mü? Başımıza taktığımız bu kepin, omuzlarımıza giydiğimiz bu cübbenin hikâyesi nedir? Bu semboller hangi medeniyetin hafızasından süzülüp gelmiştir?

Birazdan büyük bir heyecanla kepler havaya fırlatılacak, alkışlar yükselecek, fotoğraflar

Dr. Hüseyin Dursun

Öğretim üyesi

AKSAÇLILAR YÜKSEK İSTİŞARE KURULU ÜYESİ

Aziz öğrencilerim,

Mezuniyet sizler için sıradan bir gün değildir. Beş yıl boyunca sabırla, emekle, alın teriyle ve nice fedakârlıklarla ördüğünüz uzun bir ilim yolculuğunun son durağındasınız. Geceleri aydınlatan ders lambaları, sınavların heyecanı, kütüphanelerde geçirilen uzun saatler, zaman zaman umutsuzluğa dönüşen yorgunluklar ve bütün bunların ardından yeniden ayağa kalkmayı başaran azminiz bir diploma ile taçlanmaktadır. Sizlerin gözlerinde gördüğüm sevinç, yalnızca şahsî bir başarının değil; ailelerinizin dualarının, hocalarınızın emeklerinin ve milletimizin sizlerden beklediği büyük umutların da yansımasıdır. Bir eğitimci olarak bu gururu en az sizler kadar ben de yüreğimde taşıyorum. Çünkü öğretmek, yalnızca bilgi aktarmak değil; bir neslin geleceğine şahitlik etmektir.

Fakat Gençler, tam da sevinç ile muhasebenin aynı kalpte buluşması gereken bir gündür mezuniyet. Çünkü dünyanın bir yanında mezuniyet törenleri yapılırken başka coğrafyalarda gençlik toprağa verilmektedir. Gazze’nin yıkılmış üniversiteleri arasında dolaşan rüzgârlar yarım kalmış tezlerin, okunamayan kitapların ve diplomalarına kavuşamadan şehadete yürüyen gençlerin sessiz hikâyelerini taşımaktadır. Doğu Türkistan’da kendi diliyle konuşmanın, kendi inancını yaşamanın bedelini ödeyen kardeşleriniz özgürce eğitim görebilmenin özlemiyle yaşamaktadır. Yemen’de, Sudan’da, Arakan’da ve ümmetin nice mahzun beldesinde milyonlarca genç bugün sizin yaşadığınız sevinci yaşayabilmek için dua etmektedir. Onların bir kısmı üniversite sıralarında değil, mülteci kamplarında; laboratuvarlarda değil, savaşların gölgesinde; kütüphanelerde değil, enkazların arasında hayat mücadelesi vermektedir.

Bu sebeple başınıza taktığınız her kep, yalnızca bir başarının sembolü olarak görülmemelidir. O kep aynı zamanda sizlere yüklenen ağır bir sorumluluğun da işaretidir. Eğer ilim sadece diploma almak olsaydı insanlık bugün bu kadar büyük acılar yaşamazdı. Gerçek ilim, insanı vicdana ulaştıran ilimdir. Mazlumun çığlığını duymayan bilgi eksiktir. Adalete hizmet etmeyen eğitim eksiktir. İnsanlığın yaralarına merhem olmayan başarı eksiktir. Sizlerden isteğim; mezuniyet sevincinizi yaşarken ümmetin yetim coğrafyalarını da hatırlamanızdır. Çünkü Müslüman’ın kalbi aynı anda hem sevinmeyi hem de kardeşinin derdiyle dertlenmeyi bilen bir kalptir.

Ancak üzerinde düşünmemiz gereken başka bir mesele daha vardır. Birazdan büyük bir heyecanla kepler havaya fırlatılacak, alkışlar yükselecek, fotoğraflar çekilecek ve bu anlar hafızalara kazınacaktır. Fakat hiç düşündünüz mü? Başımıza taktığımız bu kepin, omuzlarımıza giydiğimiz bu cübbenin hikâyesi nedir? Bu semboller hangi medeniyetin hafızasından süzülüp gelmiştir?

Bugün modern eğitimin ayrılmaz bir parçası gibi görünen akademik kıyafetlerin kökeni Orta Çağ Avrupa’sındaki kilise merkezli eğitim kurumlarına kadar uzanmaktadır. Soğuk taş binalarda eğitim gören din adamları ve öğrenciler korunmak amacıyla uzun cüppeler giyiyor, zamanla bu kıyafetler akademik statünün sembolüne dönüşüyordu. Kare biçimindeki mezuniyet kepi ise Batı dünyasında “mortarboard” olarak adlandırılmış ve tarihî süreç içerisinde kilise geleneğinden gelen başlıkların farklı bir biçimi hâline gelmiştir. Bugün dünyanın dört bir yanında kullanılan mezuniyet kıyafetleri, büyük ölçüde Avrupa akademik kültürünün tarihî mirasının devamıdır.

Fakat asıl mesele kepin veya cübbenin tarihî kökeni değildir. Asıl mesele, binlerce yıllık medeniyet tecrübesine sahip bir milletin kendi sembollerini üretip üretemediğidir. Çünkü her sembol bir hafızadır. Her ritüel bir dünya görüşünü temsil eder. Her tören, ait olduğu medeniyetin ruhundan izler taşır.

Bu yüzden kendimize samimiyetle şu soruyu sormamız gerekiyor:

Anadolu irfanını, Selçuklu zarafetini, Osmanlı’nın ilim anlayışını ve Türk-İslam medeniyetinin ruhunu yansıtan daha anlamlı semboller bulunamaz mı?

Elbette bulunabilir.

Hatta sorulması gereken esas soru şudur:

Asırlar boyunca ilme yön veren, medreseleriyle dünyanın dört bir yanından talebe ağırlayan, Bağdat’tan Semerkant’a, Buhara’dan Konya’ya, Bursa’dan İstanbul’a kadar ilim ve hikmet merkezleri kuran bir medeniyetin çocukları neden hâlâ başkalarının sembolleriyle kendi başarılarını kutlamak zorunda kalsınlar?

Bizim tarihimiz yalnızca fetihlerin tarihi değildir. Aynı zamanda ilmin, irfanın, hikmetin ve insan yetiştirme sanatının tarihidir. Ahmet Yesevî’nin hikmet nefesi, Mevlânâ’nın gönül dünyası, Hacı Bektaş-ı Velî’nin insan anlayışı, Yunus Emre’nin merhamet dili, Akşemseddin’in ilim ufku, Molla Fenârî’nin derinliği ve daha nicelerinin bıraktığı miras hâlâ bu toprakların ruhunda yaşamaktadır. Böylesine köklü bir medeniyet birikimine sahip olan bir milletin, kendi gençlerini mezun ederken kendi tarihinden beslenen semboller üretememesi üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir meseledir.

Düşünün ki asırlar boyunca medreselerde eğitimini tamamlayan talebeye hocası tarafından verilen icazetnâme sadece bir belge değildi. O belge ilmin ahlâkla buluştuğu bir emanetti. Talebe hocasının huzurunda diz çöker, ilmin sorumluluğunu yüklenir ve insanlığa hizmet sözü verirdi. Bu manzara, birkaç saniyelik bir kep fırlatma görüntüsünden çok daha derin, çok daha köklü ve çok daha anlamlı bir medeniyet tasavvurunu temsil etmektedir.

Acaba mezun olan gençlerimize bir fidan takdim etmek daha anlamlı olmaz mıydı? Çünkü ilim de ağaç gibidir; kökü geçmişte, dalları gelecektedir. Acaba öğrencilerimizin omuzlarına Selçuklu ve Osmanlı motiflerini taşıyan bir ilim şalı konulamaz mıydı? Acaba diplomalarla birlikte bir icazet beratı, bir hizmet yemini veya insanlığa fayda sözü verilemez miydi? Acaba mezuniyetlerimizi Anadolu’nun irfanını yansıtan dualarla, vakarla ve hikmetle süsleyemez miydik?

Mesele bir kumaş parçasını değiştirmek değildir.

Mesele zihniyet meselesidir.

Mesele kendi medeniyetimizin ürettiği değerleri yeniden hatırlayabilmektir.

Çünkü güçlü medeniyetler taklit ederek yükselmezler. Kendi estetiklerini, kendi sembollerini ve kendi eğitim anlayışlarını üretirler. Japonya teknoloji üretirken Japon kalabiliyor. Çin modernleşirken kendi kültürel kimliğini koruyabiliyor. Dünyanın pek çok milleti küreselleşirken kendi tarihî hafızasını yaşatabiliyor. O halde bin yıllık devlet geleneğine ve medeniyet birikimine sahip olan Türk milleti neden kendi mezuniyet sembollerini oluşturamasın?

Burada Batı’ya düşmanlıktan söz etmiyoruz. İlim evrenseldir ve bilgi bütün insanlığın ortak mirasıdır. Ancak evrensel bilgiye sahip olmak başka şeydir; kendi kimliğini ve medeniyet hafızanı kaybetmek başka şeydir. Bizim meselemiz bilgi almak değil, kimliğimizi koruyarak bilgi üretmektir. Başkalarının başarılarını takdir etmek değil, kendi köklerimizi unutmamaktır.

Belki de artık yüksek sesle şu soruyu sormanın vakti gelmiştir:

Neden mezuniyetlerimizde Selçuklu’nun zarafetini, Osmanlı’nın vakur duruşunu, Anadolu’nun irfanını ve İslam medeniyetinin ilim anlayışını yansıtan yeni sembollerimiz olmasın?

Neden bir talebe diplomasını alırken aynı zamanda insanlığa hizmet yemini etmesin?

Neden bir mezuniyet töreni yalnızca fotoğraf çekilen bir etkinlik değil de ilme, ahlâka, vicdana ve millete hizmet sözü verilen bir merasim olmasın?

Neden gökyüzüne savrulan kepler yerine gönüllere nakşedilen dualar, fidanlar, icazet beratları ve medeniyetimizin ruhunu yansıtan nişaneler olmasın?

Çünkü bu millet yalnızca okul açmış bir millet değildir.

Bu millet insan yetiştirmiştir.

Bu millet medeniyet kurmuştur.

Bu millet çağlara yön vermiştir.

Ve inanıyorum ki bir gün bu toprakların evlatları mezuniyetlerini de kendi tarihleriyle, kendi ruhlarıyla, kendi irfanlarıyla ve kendi medeniyet tasavvurlarıyla yeniden anlamlandıracaktır.

İşte o gün yalnızca öğrenciler mezun olmayacaktır.

Bir medeniyet hafızası yeniden ayağa kalkacaktır.

Aziz öğrencilerim;

Kepinizi havaya fırlatırken yalnızca öğrenciliğinizin sona erdiğini düşünmeyin. O hareket aynı zamanda cehalete karşı mücadele sözünüz, mazlumun yanında yer alma ahdiniz ve insanlığa hizmet kararlılığınız olsun. Gazze’nin yarım kalan hayallerini, Doğu Türkistan’ın susturulmak istenen sesini ve ümmet coğrafyasının bekleyen umutlarını hatırlayın. Çünkü sizler yalnızca bir fakültenin mezunları değilsiniz. Sizler köklü bir medeniyetin geleceğe uzanan temsilcilerisiniz.

Unutmayınız ki diploma bir son değildir.

Asıl imtihan şimdi başlamaktadır.

Bundan sonra hangi makamda bulunursanız bulunun, hangi mesleği icra ederseniz edin, hangi şehirde yaşarsanız yaşayın; daima hakkın, adaletin, merhametin ve vicdanın tarafında olun. Çünkü insanı büyük yapan sahip olduğu unvanlar değil, geride bıraktığı hayırlı izlerdir.

Rabbim ilminizi hikmete, bilginizi fazilete, başarınızı insanlığın hayrına dönüştürsün. Yolunuz açık, ufkunuz geniş, vicdanınız diri olsun.

Ve unutmayın:

Gerçek mezuniyet, bir diplomaya sahip olmak değildir.

Gerçek mezuniyet, öğrendiği ilmi insanlığın hizmetine sunabilenlerin ulaştığı şerefli makamdır.