Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

ECDADIN İZİNDE, AKDENİZ’İN ÖTE YAKASINDA BİR SES: “NEREDESİNİZ?”

Dr. Hüseyin Dursun Bazen bir yolculuk, yalnızca kilometreleri aşmak değildir.

Dr. Hüseyin Dursun
Bazen bir yolculuk, yalnızca kilometreleri aşmak değildir.
Bazen insan, bir ülkeden başka bir ülkeye giderken aslında tarihin içinden geçer. Bir havaalanından çıkar, başka bir şehrin sokaklarına adım atar; fakat karşısına yalnızca bugünün insanları değil, asırlar öncesinden bugüne uzanan bir hatıra çıkar.
Biz de İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi’nden bir grup akademisyen arkadaşımızla ilmî çalışmalar yapmak, çeşitli üniversitelerle eğitim ve akademik iş birlikleri gerçekleştirmek üzere önce Tunus’a, ardından Cezayir’e geçtik.
Fakat bu yolculuk, bizim için sıradan bir akademik ziyaret olmadı.
Akdeniz’in karşı kıyısına geçtiğimizde, tarihin hâlâ canlı olduğunu gördük.
Tunus’ta da Cezayir’de de aydınlarla, akademisyenlerle ve ilim adamlarıyla gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde bizi şaşırtan, hatta zaman zaman duygulandıran bir şeyle karşılaştık:
Osmanlı hafızası hâlâ yaşıyordu.
Yüzyıllar geçmesine rağmen Osmanlı’nın bu topraklardaki idaresine dair anlatılanlar yalnızca tarih kitaplarının soğuk satırlarında kalmamıştı. İnsanların hafızasında, ailelerin anlattığı hikâyelerde, şehirlerin kültüründe ve akademisyenlerin tarih okumalarında hâlâ karşılığı vardı.
Elbette Osmanlı dönemine ilişkin değerlendirmeler bütünüyle tek renkli değildir; tarih, her toplumda olduğu gibi farklı tecrübeleri ve farklı yorumları içinde barındırır. Ancak bizim karşılaştığımız insanların önemli bir kısmında Osmanlı döneminin adalet, birlikte yaşama, dinî ve kültürel çoğulculuk ve kardeşlik anlayışıyla hatırlandığına şahit olduk.
Ardından Fransız sömürge döneminden söz açıldığında ise konuşmaların rengi değişiyordu.
Cezayir’in yakın tarihi, sömürgeciliğin ağır izlerini hâlâ taşımaktadır. Tunus da Fransız himayesi döneminin kendi tarihî tecrübelerini yaşamıştır. Bu hafıza, yalnızca tarihçilerin konusu değildir; toplumların kimliğinin bir parçasıdır.
İşte tam bu noktada insan kendisine şu soruyu sormadan edemiyor:
Bir milletin geçmişte bıraktığı iz, üzerinden asırlar geçse bile nasıl olur da insanların hafızasında yaşamaya devam eder?
Belki de cevabı, yalnızca siyasette değil; insanın insana nasıl davrandığında saklıdır.
Bizim için en dikkat çekici olan hususlardan biri de şuydu:
Bizi karşılayan birçok insan, Türkiye’den geldiğimizi öğrendiğinde akademik bir heyetle karşılaşmanın ötesinde bir yakınlık gösterdi.
Sanki uzun zamandır görmedikleri bir misafiri bekliyorlardı.
Sanki aradan geçen onca yıla rağmen bir yerlerde eski bir bağ hâlâ kopmamıştı.
Kimi zaman bir üniversite salonunda, kimi zaman bir dost meclisinde, kimi zaman da bir sofranın etrafında aynı sıcaklığı hissettik.
“Siz nerelerdesiniz?” dercesine baktılar.
Bu bakışın içinde tarih vardı.
Hatıra vardı.
Kardeşlik vardı.
Ve belki de en önemlisi, Türkiye’den gelecek yeni bir ilmî ve kültürel yakınlaşmaya duyulan özlem vardı.
Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bugün bizim bu ülkelere yeniden gitmemiz, geçmişi romantikleştirmek veya tarihî bir siyaseti aynen tekrar etmek anlamına gelmemelidir.
Bizim vazifemiz, ecdadın tarihî mirasını bugünün şartlarına taşıyabilecek yeni bir ilim, eğitim, kültür ve insanlık köprüsü kurmaktır.
Çünkü bugün artık elimizde kılıçlar değil, kitaplar var.
Bugün fethedilecek topraklar değil, gönüller ve zihinler var.
Bugün kurulması gereken şey, siyasî hâkimiyet değil; bilginin, eğitimin, kültürün ve karşılıklı saygının hâkim olduğu bir kardeşlik köprüsüdür.
İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi olarak gerçekleştirdiğimiz bu ziyaretleri de bu çerçevede anlamlandırmak gerekir.
Üniversiteler arasında anlaşmalar yapmak, ortak projeler geliştirmek, akademisyenleri ve öğrencileri buluşturmak, Arapça öğretimi başta olmak üzere ilmî alanlarda iş birlikleri kurmak…
Bunların her biri, geçmişten gelen bir bağın bugünün diliyle yeniden kurulmasıdır.
Çünkü milletlerin birbirine en kalıcı şekilde ulaşmasının yolu, yalnızca diplomatik masalardan geçmez.
Üniversitelerden geçer.
Kitaplardan geçer.
Gençlerden geçer.
İlimden geçer.
Ve en nihayetinde insanın kalbine dokunmaktan geçer.
Tunus’ta ve Cezayir’de bize gösterilen yakınlık, bu bakımdan bizim için yalnızca bir misafirperverlik değildi.
Bize aynı zamanda büyük bir sorumluluğu hatırlattı.
Ecdadın bıraktığı tarihî miras, bize hazır bir üstünlük duygusu vermek için değil; daha büyük bir sorumluluk yüklemek için vardır.
Eğer dün bu coğrafyalarda adalet, ilim, ticaret, kültür ve kardeşlik adına izler bırakılmışsa, bugün bizim de aynı ruhu çağımızın imkânlarıyla yeniden üretmemiz gerekir.
Ama bunu geçmişin gölgesinde yaşayarak değil, geleceği inşa ederek yapmalıyız.
Tunus’un dar sokaklarında yürürken, Zeytûne’nin asırlık ilim geleneğini düşünürken; Cezayir’in tarihî şehirlerinde, üniversitelerinde ve ilim mahfillerinde insan ister istemez aynı soruya dönüyor:
Acaba Akdeniz’in iki yakası, tarihin kendiliğinden kurduğu bu bağı yeniden ilmî ve kültürel bir köprüye dönüştürebilir mi?
Ben inanıyorum ki evet.
Yeter ki niyetimiz samimi, yöntemimiz ilmî, dilimiz kardeşlik dili olsun.
Çünkü artık yeni bir dönemin kapısındayız.
Bu defa elimizde fetihnameler değil, akademik protokoller olmalı.
Bu defa ordular değil, öğrenciler gitmeli.
Bu defa kılıçların değil, kalemlerin sesi duyulmalı.
Bu defa sınırların değil, üniversitelerin kapıları açılmalı.
Ve belki de Akdeniz’in karşı kıyısından yükselen o sessiz çağrıya, bugün bizim vereceğimiz cevap şudur:
“Buradayız.”
Ecdadımızın bıraktığı hatırayı taşıyarak değil yalnızca; onu ilimle, ahlakla, eğitimle ve kardeşlikle geleceğe taşıyarak…
Tunus’ta ve Cezayir’de gördüğümüz sıcaklık bize bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Tarih bazen kitaplarda değil, insanların gözlerinde yaşar.
Ve bazı bağlar vardır ki aradan yüzyıllar geçse de bütünüyle kopmaz.
Sadece yeniden hatırlanmayı bekler.
Belki de şimdi sıra bizdedir.
Akdeniz’in iki yakasında yeniden ilim köprüleri kurmanın, gençleri buluşturmanın, üniversiteleri kardeşleştirmenin ve ortak bir geleceğin kapılarını açmanın zamanıdır.
Çünkü geçmiş bize bir miras bırakmıştır.
Fakat o mirasın geleceğe taşınıp taşınmayacağı artık bizim ellerimizdedir.