
Ey Donald Trump!
Güç sarhoşluğunun zirvesinde, dünyayı kendi mülkün, insanlığın kaderini ise iki dudağının arasından çıkan bir ferman sanıyorsun. Senin “bir gecede yok etmekten” bahseden o zehirli dilin, aslında ne kadar büyük bir acziyetin ve tarihten bihaber bir cehaletin yansımasıdır. Sen, sadece görünenin, maddenin ve silahın dilini konuşursun; oysa biz, görünmeyenin, ruhun ve mutlak olanın diline ram olmuşuzdur. Senin dünyan, gökdelenlerinin gölgesinde kalmış, beton ve çelikten ibaret bir hapishanedir. Bizim dünyamız ise, “Lâ ilâhe illallah” sancağı altında, ufukları aşan, zamanı ve mekânı kuşatan, kökü Sidretü’l-Münteha’ya uzanan mukaddes bir ağaçtır. Sen o ağacın dallarını budayabileceğini sanıyorsun; oysa bu ağaç, her budandığında daha gür filiz veren, her sarsıldığında meyvesini daha cömertçe sunan bir ilahi mucizedir. Senin tehditlerin, okyanusun azametine tükürmeye çalışan bir bedevinin nefesinden farksızdır; ne denizi kirletebilirsin ne de dalgaların coşkusunu dindirebilirsin.
Özellikle İran karşısında yaşadığın o hazin stratejik çöküş, o görkemli “süper güç” maskesinin altındaki acziyeti tüm dünyaya faş etmiştir. “Maksimum Baskı” dediğin o içi boş balon, Doğu’nun bin yıllık devlet aklı ve direniş iradesi karşısında sönmüş; senin tehditlerin ise sadece kendi müttefiklerinin gözündeki itibarını yerle bir etmiştir. Sen, bir gece ansızın suikastlar düzenleyerek zafer kazanacağını sandın; oysa o gece ektiğin rüzgâr, bugün senin imparatorluğunun temellerini sarsan bir kasırgaya dönüştü. Senin o çok güvendiğin yaptırımların, donanmaların ve uçak gemilerin, Basra Körfezi’nin sularında birer çaresizlik abidesi gibi salınıp dururken, Ayn el-Esed üssüne yağan füzeler o kibirli yüzüne tarihi bir tokat gibi inmiştir. O gece, “dünya lideri” maskesinin ardındaki korkaklık ortaya çıkmış; kendi askerlerin sığınaklarda titrerken, sen Beyaz Saray’ın koridorlarında bir sonraki tweetinin etkisini hesaplıyordun. Bu sadece askeri bir geri çekilme değil, Batı’nın “yenilmezlik” mitinin tabutuna çakılan son çiviydi.
İslam, birilerinin lütfuyla var olmuş bir ideoloji değildir. O, Levh-i Mahfuz’da yazılmış, Cebrail’in kanatlarında taşınmış, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) göğsünde mühürlenmiş ezeli bir hakikattir. Sen kim oluyorsun da Allah’ın nurunu ağzınla söndürebileceğini zannediyorsun? Kur’an-ı Kerim senin gibilere asırlar öncesinden cevap veriyor:
“Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Oysa kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf, 8)
Bu bir temenni değil, kainatın kodlarına işlenmiş bir yasadır. Sen tanklarınla bu nuru boğabileceğini mi sanıyorsun? Bedir’de bir avuç mümin devrin devlerini dize getirdiğinde, senin zihniyetindekiler yine “yok edeceğiz” diyordu. Tarih galerisi, senin gibi “yok edeceğim” diye haykıran ama bugün mezar taşları bile bulunmayan Firavunlarla, Nemrutlarla doludur. Bugün onların adı sadece ibretle anılıyor; çünkü hakikate karşı duran her güç, kendi büyüklüğünün altında ezilmeye mahkûmdur. Senin dünyan rakamlar ve borsalar üzerine kurulu; bizim dünyamız ise anlam ve iman üzerine. Sen korku üretirsin, biz umut inşa ederiz. Bak ve gör! Gazze’nin harabeleri arasından göğe yükselen o tekbir sesleri, senin teknolojik üstünlüğünü yerle bir eden manevi bir frekanstır. Evladını toprağa verirken “Hasbünallahu ve ni’mel vekil” diyen bir annenin vakarı karşısında, senin bütün nükleer başlıkların oyuncak hükmündedir.
Unutma ki; demir betonu keser, ama iman demiri de betonu da eritir. Sen ölümü bir yok oluş sanırsın; biz ise ölümü Sevgili’ye kavuşmak ve ebedi bir diriliş olarak biliriz. Senin en gelişmiş İHA’ların birer birer avlanırken, sen sadece uzaktan izlemekle yetindin. Çünkü sen de biliyorsun ki; bu toprakların altı da üstü de sana ait değildir ve asla olmayacaktır. Sen bir gecelik operasyonlarla tarih yazabileceğini sandın; ama tarih, o geceyi senin bozgununun, senin korkunun ve senin “kağıttan kaplan” oluşunun tescillendiği bir dönüm noktası olarak kaydedecektir. “Yüzyılın Anlaşması” dediğin o ihanet belgesi nasıl Gazze’nin ve Lübnan’ın izzet duvarına çarpıp paralandıysa, İran’a karşı kurduğun o kuşatma zinciri de bugün kendi bileklerini kesmektedir.
Ey Trump! Gücünle övünüyorsun ama sınırlarını bilmiyorsun. Güç sadece yıkabilmek değil, asıl güç ayakta tutabilmektir. Bil ki bu ümmet, küllerinden doğmayı öğrenmiş bir ümmettir. Moğol istilasında, Haçlı seferlerinde, sömürge dönemlerinde parçalandı sanıldı ama her seferinde vahiyle yeniden dirildi. İslam dünyasının içindeki geçici sancılar veya siyasi farklılıklar seni iştahlandırmasın; konu senin emperyalist çizmelerin olduğunda, bu ümmetin damarlarındaki o kadim refleks seni bu coğrafyadan süpürüp atmaya yetecektir. Senin payına düşen tek şey; vaat ettiğin zaferlerin yerine, tarihin tozlu sayfalarına kazınmış utanç dolu bir geri çekilme hikâyesidir.
Son sözümüz nettir: Sen bir geceden bahsediyorsun… Ama biz, geceleri sabaha çeviren bir Rabbe iman ediyoruz. Sen yok etmekten bahsediyorsun… Ama biz, her yıkımdan sonra dirilişi yazan bir tarihin mirasçılarıyız. Şunu iyi bil ki; bir medeniyet ancak kendi özünü kaybederse yıkılır ve biz hâlâ o özü, o vahyi cevheri damarlarımızda taşıyoruz. Senin tehdidin bizim için bir son değil; sadece tarihin tekerrür eden bir sahnesinden ibarettir.
Hak gelecek, batıl zail olacaktır!
DR HÜSEYİN DURSUN
AKSAÇLILAR YÜKSEK İSTİŞARE KURULU ÜYESİ
İZMİR KÂTİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ
ÖĞRETİM ÜYESİ
