Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

KÜRESEL DÜZENİN ÇÖZÜLÜŞÜ VE YENİ GÜÇ MİMARİS

Tarih, kimi zaman kronolojik bir anlatı değil; jeopolitiğin kalbinde aniden

Tarih, kimi zaman kronolojik bir anlatı değil; jeopolitiğin kalbinde aniden beliren bir kırılma olarak tecessüm eder. Bugün Ortadoğu’da yaşananlar, tam da bu mahiyettedir. Bu, sıradan bir bölgesel çatışma değil; küresel güç dağılımının yeniden şekillendiği, uluslararası sistemin normatif ve kurumsal temellerinin sarsıldığı bir dönüşüm momentidir. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran ekseninde yoğunlaşan gerilim, klasik anlamda bir “güvenlik krizi” olmanın çok ötesinde; ideoloji, enerji, ekonomi ve askeri stratejinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir hesaplaşmayı temsil etmektedir.

Bu çerçevede Ortadoğu, artık yalnızca bir coğrafya değil; küresel sistemin geleceğinin test edildiği bir “stratejik laboratuvar”dır.

  1. HEGEMONİK DÜZENİN KRİZİ

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD öncülüğünde inşa edilen tek kutuplu sistem, uzun süre küresel istikrarın ana taşıyıcısı olarak sunulmuştur. Ancak son yirmi yılda yaşanan gelişmeler, bu düzenin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde tartışmaya açmıştır. Ortadoğu’daki mevcut kriz, bu çözülmenin en görünür sahnesidir.

ABD’nin İran ile yaşadığı gerilim, yüzeyde nükleer program ve bölgesel güvenlik üzerinden okunmakla birlikte, derin yapıda bir hegemonya krizinin yansımasıdır. İran’ın nükleer eşik seviyesine yaklaşması, sadece askeri bir denge meselesi değil; aynı zamanda ABD’nin “oyun kurucu” rolünün meşruiyetini zedeleyen bir gelişmedir.

Bununla birlikte İran’ın geliştirdiği vekâlet savaşları stratejisi, klasik savaş paradigmasını dönüştürmüş; devlet dışı aktörler üzerinden yürütülen hibrit mücadele biçimleri, büyük güçlerin doğrudan müdahale kapasitesini sınırlayan yeni bir denge üretmiştir. Bu durum, uluslararası ilişkiler literatüründe “asimetrik dengeleme” olarak tanımlanan olgunun sahadaki en somut örneklerinden biridir.

Ayrıca İran’ın Rusya ve Çin ile kurduğu çok boyutlu ilişkiler ağı, uluslararası sistemde güç merkezlerinin çeşitlendiğini ve tek kutuplu düzenin yerini daha parçalı, rekabetçi ve öngörülemez bir yapıya bıraktığını göstermektedir.

  1. İSRAİL’İN GÜVENLİK PARADİGMASI

İsrail’in bölgedeki askeri ve siyasi hamlelerini anlamak için, bu devletin güvenlik doktrinini tarihsel ve stratejik bağlamda ele almak gerekir. İsrail’in güvenlik anlayışı, reaktif değil proaktif bir karakter taşımaktadır. “Önleyici savaş” doktrini, potansiyel tehditlerin henüz ortaya çıkmadan bertaraf edilmesini esas alır.

Bu yaklaşım, klasik savunma refleksinden ziyade, bölgesel hegemonya kurma hedefiyle birleştiğinde daha geniş bir stratejik çerçeveye oturmaktadır. İsrail için askeri üstünlük, yalnızca bir tercih değil; varoluşsal bir zorunluluktur. Bu nedenle teknolojik inovasyon, istihbarat kapasitesi ve hızlı müdahale kabiliyeti, bu doktrinin temel unsurlarını oluşturur.

İran ise bu çerçevede, İsrail açısından çok katmanlı bir tehdit olarak algılanmaktadır. Nükleer kapasite ihtimali, vekil güçler aracılığıyla çevreleme stratejisi ve ideolojik söylem, İsrail’in güvenlik algısını sürekli olarak yüksek tehdit seviyesinde tutmaktadır. Bu durum, bölgedeki çatışmaların yalnızca lokal değil, sistemik bir karakter taşımasına yol açmaktadır.

III. İRAN’IN STRATEJİK AKLI

İran’ın güç projeksiyonu, konvansiyonel askeri kapasitenin ötesinde bir stratejik derinlik taşımaktadır. Tahran yönetimi, doğrudan savaşın yüksek maliyetlerini minimize eden; buna karşılık etki alanını maksimize eden bir yaklaşım geliştirmiştir.

Bu bağlamda İran’ın “asimetrik savaş aklı” üç temel sütuna dayanmaktadır:

Düşük maliyetli yüksek etki teknolojileri: İHA’lar, balistik füzeler ve siber kapasite

Jeostratejik kaldıraç noktaları: Özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji akışına müdahale imkânı

Vekil aktörler ağı: Lübnan, Yemen, Irak ve Gazze hattında çok katmanlı etki üretimi

Bu yapı, İran’ı klasik askeri yenilgiye karşı dirençli kılmakta; aynı zamanda büyük güçlerin doğrudan müdahalesini riskli hale getirmektedir. Bu nedenle İran, uluslararası sistemde “zor hedef” kategorisine yerleşmiş durumdadır.

  1. KONTROLSÜZ TIRMANIŞ VE SİSTEMİK RİSKLER

Mevcut gerilimin kontrolsüz bir şekilde tırmanması, yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte sonuçlar doğuracaktır. Bu bağlamda dört temel risk alanı öne çıkmaktadır:

  1. Devlet Çöküşleri: Suriye ve Lübnan gibi kırılgan devletlerin tamamen işlevsiz hale gelmesi
  2. Enerji Şokları: Petrol ve doğal gaz fiyatlarında sert dalgalanmalar, küresel enflasyon baskısı
  3. Göç Dinamikleri: Yeni ve büyük ölçekli mülteci hareketleri
  4. Büyük Güç Çatışması: ABD, Rusya ve Çin’in doğrudan karşı karşıya gelme ihtimali

Bu senaryo, uluslararası sistemin yalnızca güç dengesi açısından değil, normatif yapısı bakımından da ciddi bir kriz yaşayacağını göstermektedir.

  1. BÖLGESEL AKTÖRLERİN STRATEJİK ROLÜ

Ortadoğu’nun geleceği, yalnızca küresel güçlerin değil; bölgesel aktörlerin alacağı pozisyonlara da bağlıdır.

Türkiye, çok boyutlu dış politika kapasitesi, diplomatik arabuluculuk kabiliyeti ve jeostratejik konumu sayesinde denge kurucu bir aktör olarak öne çıkmaktadır.

Mısır, Süveyş Kanalı ve Filistin meselesindeki rolüyle jeopolitik bir kilit noktadadır.

Pakistan, sahip olduğu nükleer kapasite ile caydırıcılık denkleminde kritik bir unsurdur.

Suudi Arabistan ise enerji piyasaları üzerindeki belirleyici etkisi ve finansal gücüyle küresel ekonomik dengeleri doğrudan etkileyebilecek bir konumdadır.

Bu aktörlerin koordineli ve rasyonel bir strateji geliştirememesi durumunda, bölge uzun süreli bir istikrarsızlık döngüsüne hapsolacaktır.

  1. KAOS MU, YENİ DÜZEN Mİ?

Ortadoğu’da yaşananlar, artık klasik savaş kategorileriyle açıklanabilecek bir olgu olmaktan çıkmıştır. Bu süreç, uluslararası sistemin yapısal dönüşümüne işaret eden tarihsel bir eşiktir. Başka bir ifadeyle, bugün sahada cereyan eden her askeri hamle; yalnızca taktik bir kazanım arayışı değil, aynı zamanda yeni bir küresel düzenin kurucu parametrelerini belirleme çabasıdır.

Zira modern uluslararası ilişkiler sistemi, yalnızca askeri güç dengelerine dayanmaz; aynı zamanda normlar, kurumlar ve ekonomik ağlar üzerinden inşa edilen çok katmanlı bir düzeni ifade eder. Ortadoğu’daki mevcut kriz ise tam da bu çok katmanlı yapının çözülmeye başladığını göstermektedir. Güç artık yalnızca “kim daha güçlü?” sorusuyla değil; “kim daha esnek, daha bağlantılı ve daha dirençli?” sorularıyla tanımlanmaktadır.

Bu bağlamda ortaya çıkan tablo, iki ihtimali aynı anda barındırmaktadır:

Birinci ihtimal: Kontrolsüz çok kutupluluk ve sistemik kaos.
Eğer mevcut gerilimler kurumsal mekanizmalarla sınırlandırılamazsa, dünya “rekabetçi anarşi”nin hâkim olduğu bir döneme girecektir. Bu senaryoda uluslararası hukuk zayıflayacak, bölgesel çatışmalar kronikleşecek ve ekonomik sistem parçalı bir yapıya dönüşecektir. Enerji güvenliği, gıda tedariki ve finansal istikrar gibi alanlarda yaşanacak kırılmalar, küresel ölçekte zincirleme krizler üretecektir. Bu durum, yalnızca devletleri değil; toplumları ve bireyleri de doğrudan etkileyen derin bir istikrarsızlık doğuracaktır.

İkinci ihtimal: Zorunlu yeniden denge ve yeni düzen arayışı.
Tarihsel tecrübe göstermektedir ki büyük krizler, aynı zamanda yeni düzenlerin doğumuna zemin hazırlar. Mevcut çatışma, eğer rasyonel aktörler tarafından yönetilebilirse, daha kapsayıcı ve çok taraflı bir uluslararası sistemin inşasına da kapı aralayabilir. Bu bağlamda bölgesel güçlerin daha fazla sorumluluk üstlendiği, enerji ve ticaret hatlarının yeniden yapılandırıldığı ve güvenlik mimarisinin çok merkezli hale geldiği bir düzen ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Ancak hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, değişmeyen bir gerçek vardır: Bu çatışmanın klasik anlamda bir “galibi” olmayacaktır. Çünkü bu savaş, yalnızca toprakları ya da rejimleri değil; aynı zamanda ekonomik dengeleri, toplumsal dokuları ve küresel normatif çerçeveyi de tahrip etmektedir.

Bugün Ortadoğu’da yükselen her gerilim, aslında küresel sistemin kırılganlığını daha görünür hale getirmektedir. Eğer akılcı, çok taraflı ve sürdürülebilir bir denge siyaseti inşa edilemezse, dünya uzun süreli bir “düzensiz çok kutupluluk” evresine sürüklenecektir. Bu evrede güç, hukukun önüne geçecek; ittifaklar kalıcı olmaktan ziyade geçici çıkar birlikteliklerine dönüşecektir.

Son kertede mesele, artık kimin kazandığı sorusu değildir. Asıl mesele, bu süreçte uluslararası sistemin hangi değerleri, hangi kurumları ve hangi insani kazanımları kaybedeceğidir. Çünkü bazı tarihsel kırılmalar, zaferle değil; geride bıraktığı tahribatın derinliğiyle hatırlanır.

AKSAÇLILAR YÜKSEK İSTİŞARE KURULU ÜYESİ

DR HÜSEYİN DURSUN

İZMİR KÂTİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ

ÖĞRETİM ÜYESİ

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir