
HÜSEYİN DURSUN
DR.ÖĞRETİM ÜYESİ
İZMİR KÂTİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ
AKSAÇLILAR YÜKSEK İSTİŞARE KURULU ÜYESİ
“Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” şuuruyla, her türlü beşerî korkunun ötesine geçmiş, kalbini bütünüyle es-Samed olan Allah’a bağlamış sarsılmaz bir inanmışlık… Toprağın bağrına düşen her bir tohumun, günü geldiğinde göklere ser çeken devasa bir çınara dönüşeceği müjdesi, en çok da bu toprakların istikbali, ezanı ve mukaddesatı için serinden geçen yiğitlerin alnında okunurdu. Bazı insanlar vardır ki, fani âlemdeki ömürleri bir ikindi gölgesi kadar kısa sürer; fakat geride bıraktıkları manevi iz, asırlar boyunca silinmeyecek bir mühür gibi tarihin sinesine kazınır. Bazı gençler vardır ki; yaşları henüz yirmili rakamlarla ifade edilirken, yürekleri coğrafyaları aşan bir ümmetin tarihi kadar derin, asil bir medeniyetin kubbesi kadar azametli olur. İşte Halit Esendağ ve Selçuk Duracık, Anadolu’nun saf, lekesiz ve iman dolu bağrından fışkırmış böyle iki yiğit, böyle iki vakur dava eri, alınları secdeli iki asil vatan evladıydı.
Anadolu’nun Yağız Çehresi ve İhlasla Yoğrulan Safiyetin Destanı
Onlar, bu fani dünyanın aldatıcı parıltılarına, geçici zevklerine ve nefsin bitmek bilmeyen arzularına sırtlarını dönmüş ebediyet yolcularıydı. Sıradan bir hayatın, zahiri bir konforun peşinde asla koşmadılar. Rahat koltukların, menfaat sofralarının, dünyevi makam ve servet hesaplarının zerresine tamah etmediler. Yüreklerinde taşıdıkları Kelime-i Tevhid imanı, gönüllerinde büyüttükleri vatan sevgisi ve uğruna yaşamayı şeref, ölmeyi ise vuslat bildikleri mukaddes değerleri vardı.
Halit ve Selçuk, bu toprakların yabancısı olmadığı o çileli ve nurlu mektebin, “çile tezgâhının” en sadık taliplileriydi. Yüzlerindeki o vakur ve mütevekkil tebessüm, Anadolu’nun kavruk rüzgârlarında pişmiş; temiz alınlarındaki çizgiler ise genç yaşlarında omuzladıkları o mukaddes rüyanın, ağır ümmet yükünün manevi izlerini taşıyordu.
Onlar için ezan, yalnızca minarelerden yükselen bir ses dalgası yahut sarf edilen kutsal kelimelerden ibaret değildi; bir milletin ruhu, tevhidin arz üzerindeki gür sadası ve İslam’ın sönmeyen meşalesiydi. Bayrak, yalnızca direklere çekilen bir kumaş parçası değildi; şühedanın kanıyla boyanmış, hilaliyle İslam’ı, yıldızıyla şehitleri müjdeleyen mukaddes bir emanetti. Vatan ise, üzerinde rastgele yaşanılan bir toprak parçası değil; Ebû Eyyûb el-Ensârî’den Alparslan’a, Çanakkale’den Sakarya’ya kadar seccade kılınmış, uğruna can verilecek kadar aziz bir dar-ı İslam sevgisiydi.
Ülkülerini ve imanlarını hayatlarının tam merkezine koyan bu iki yağız delikanlı, dönemin o fırtınalı, fitne dolu atmosferinde hiçbir beşerî güce eğilmediler. Gözlerini kör eden fani bir nefretle değil, kalplerini lebaleb dolduran sonsuz bir vatan, millet ve ezan sevdasıyla yürüdüler. Ancak tarih, ihlasla ve Allah aşkıyla çarpan yüreklerin karşısına, her devirde olduğu gibi o dönemde de firavunca niyetleri, nemrutça zulümleri çıkaracaktı.
Hücrenin Sükûtu, Gece Yarısı Teheccüdü ve Şehadet Kürsüsü
12 Eylül’ün o soğuk, acımasız ve hunhar günleri Anadolu’nun üzerine ağır, zifiri bir sis gibi çöktüğünde, nice ocaklar sönmüş, nice anaların gözyaşları feryat olup arşa yükselmişti. O dehşetli fırtınada Halit Esendağ ve Selçuk Duracık da kendi fani kaderlerini, milletlerinin mukaddes kaderiyle gözlerini kırpmadan birleştiren yiğitlerden oldular. Sırf “Allah” dedikleri, nizam-ı âlem ülküsünü baş tacı ettikleri, vatanı canlarından aziz bilip ezan-ı Muhammediye’nin bu semalarda kıyamete dek yankılanmasını istedikleri için zulüm odaklarının ve cellatların doğrudan hedefi seçildiler.
Zindanların o rutubetli, soğuk duvarları arasında geçen her bir saniye, onlar için bir mahkûmiyet değil, adeta birer itikaf, birer Yusufiye mektebi oldu. Kim bilir, o son gecelerinde zindanın dar penceresinden gökteki yıldızlara bakarken, ruhları çoktan o yıldızların da ötesindeki sonsuzluk alemine kanat açmıştı. Belki kendilerini gözyaşlarıyla bekleyen analarının mukaddes dualarını, belki çocukluklarının ve gençliklerinin geçtiği o burcu burcu iman kokan Anadolu sokaklarını düşündüler. Belki de alınlarını secdeye sabitleyip gözyaşlarıyla, “Rabbimiz, ayaklarımızı dinin üzere sabit kıl, bizi doğru yoldan ayırma ve canımızı Müslümanlar olarak al!” niyazını feryatsız, derin bir teslimiyetle tekrar ettiler. Fakat ne olursa olsun, kalplerine korkunun, tereddüdün yahut endişenin gölgesini bile yaklaştırmadılar; baştan aşağı imanın, rızanın ve tam bir teslimiyetin nurlu atmosferinde yürüdüler son adımlarını.
Sabahın ilk ışıkları zindanın koridorlarına sızarken, kurulan darağaçları zulmün kirli birer sembolü olarak meydanda duruyordu. Ancak unuttukları bir hakikat vardı: Bedenler toprağa düşebilirdi, fani nefesler kesilebilirdi; fakat Allah’a adanmış inançlar asla darağaçlarında asılı kalmazdı! Boyunlarına geçirilen o soğuk, acımasız yağlı urgan, aslında onların kalbindeki o muazzam sadakat yangınını söndürmeye yetmedi. Bilakis; bazı insanlar vardır darağacına zorla, feryatla çıkarılır; bazı yiğitler, bazı adanmış fidanlar ise o darağacını birer “şehadet kürsüsüne”, Rabbine kavuşacağı birer vuslat kapısına dönüştürür.
İdam sehpasına doğru yürürken, dizleri titreyenler, yüzleri korkudan sararanlar onlara bu zulmü reva gören zalimlerdi; zira Halit’in ve Selçuk’un adımlarında ne bir pişmanlık ne de en ufak bir korku emaresi vardı. Başları dik, sineleri İslam’ın genişliğiyle ferahlamış, kalpleri mütmaindi. Karşılarında duran o yağlı urganı, bir ölüm vasıtası değil; adeta koklamaya doyamayacakları, Efendiler Efendisi’nin (s.a.v.) aguşuna açılan nurlu bir gül demeti bildiler.
O şafak vakti, urgan asil boyunlarına dolandığında, dudaklarından dökülen son nefesler bir feryat ya da isyan değil; gök kubbeyi sarsan tekbirler, salavatlar ve kelime-i şehadetler oldu. Onlar, bu fani dünyanın daracık koridorlarını, geçici tahtlarını ve karanlık zindanlarını geride bırakarak; meleklerin gıpta ile seyrettiği Ali bir makama, şehadet şerbetini en ihlaslı halleriyle yudumlayarak kemale erdiler.
Solmayan Sancak, Esen Bozkır Rüzgârı ve Mayadaki Ruh
Tarih şahittir ki; hakka inananların ölümsüzleştiği mekânlar, saraylar değil bazen böyle vakur darağaçlarıdır. Halit Esendağ ve Selçuk Duracık, cellatların sandığı gibi o ilmiklerin ucunda sönüp gitmediler. Aksine, bedenleri toprağın bağrına düştüğü andan itibaren, bu aziz ümmetin ve milletin sinesinde ebediyen diri kalacak birer destana, karanlık geceleri aydınlatan sönmez birer hakikat kıvılcımına dönüştüler. Onların şehadeti; bu vatanın mayasının İslam ile ne denli muhkem yoğrulduğunu, her ne pahasına olursa olsun mukaddesatın çiğnetilemeyeceğini tarihin hafızasına kanla kazıyan manevi bir mühürdür.
Anadolu’nun o dertli bozkırlarından esen rüzgâr, bugün hâlâ minarelerin gölgesinde onların isimlerini fısıldar gibidir. Ne zaman ezan-ı Muhammedi semaya yükselse, ne zaman al bayrak göklerde nazlı ve vakur bir şekilde dalgalansa, ne zaman imanlı bir gencin yüreğinde vatan ve mukaddesat sevdası bir kıvılcım gibi parlasa, Halit ile Selçuk’un aziz hatıraları yeniden dirilir, yeniden can bulur. Çünkü bazı isimler sadece fani mezar taşlarına yazılmaz; doğrudan milletlerin vicdanına, ümmetin hafızasına ve bizzat levh-i mahfuza kazınır.
Bugün bu iki kutlu şehidi anarken mesele, sadece geçmişin dehlizlerinde kalmış acı bir hadiseyi yad edip gözyaşı dökmek değildir. Asıl mesele; inandığı dini, davası ve ülkesi adına hiçbir zorluk karşısında eğilmeyen, rüzgâra göre yön değiştirmeyen, milletini ve mukaddesatını her türlü dünyevi menfaatin üstünde tutan o sarsılmaz İslami ruhu anlayabilmek ve kuşanabilmektir. O ruh ki; Malazgirt’te Alparslan’ın beyaz kefeninde, İstanbul surlarında Ulubatlı’nın sancağında, Çanakkale’de Seyit Onbaşı’nın sinesinde atan ruhun ta kendisidir. O mukaddes maya, her devirde yeni isimlerle, yeni yiğitlerle asil köklerinden yeniden fışkıracaktır.
Ebediyet Ufkuna Yürüyenlere Niyaz ve Selam
Yüceler Yücesi Rabbimizden niyazımız odur ki; ömürlerinin baharında canlarını O’nun dinine, ezanına ve vatanına feda eden bu aziz vatan evlatlarını nihayetsiz rahmetiyle kuşatsın, makamlarını illiyyînde âli eylesin. Onları Bedir’in, Uhud’un, Kerbela’nın şehitleriyle, salihlerle ve sıddıklarla birlikte haşr ü cem eylesin. Geride bıraktıkları hüzünleri bitmez tükenmez bir rahmete, dökülen masum gözyaşlarını ise bu aziz coğrafyanın manevi bereketine dönüştürsün.
Halit Esendağ ve Selçuk Duracık…
Sizler belki yirmili yaşların taze baharında, fani dünyanın toprağına birer tohum gibi düştünüz; fakat milletinizin ve ümmetinizin asırlık hafızasında daima en genç, en taze halinizle kaldınız. Sizler darağaçlarının o soğuk gölgesinde yürüdünüz; fakat adlarınız, zifiri karanlığa bürünmüş bir milletin vicdanında ebediyen sönmeyecek bir inanç güneşi gibi doğmaya devam etti. Sizler fani dünyanın dar, kirli ve vefasız koridorlarından geçip doğrudan ebediyet ufkuna, asıl vuslata yürüdünüz; geride ise sadakatin, cesaretin, sarsılmaz bir imanla yoğrulmuş vatan sevdası ve Allah aşkının unutulmaz şaheserini, mukaddes destanını bıraktınız.
Ruhlarınız şâd, mekânlarınız Firdevs cennetleri, makamınız Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) mübarek sancağı altında âli olsun aziz yiğitler, kutlu şehitler…
Dualarımızda, kıyam felsefemizde, sönmeyen hatıralarımızda ve bu aziz milletin iman dolu vicdanında ebediyen yaşamaya, yolumuzu aydınlatmaya devam edeceksiniz.
